Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Hesap ödeme vakti

"The time has come for me to pay for yesterday" diyor Shirley Bassey ;  Yani, "benim için geçmişin hesabını ödeme vakti geldi" diyor en güzel şarkılarından birinde. Yedik içtik, israf ettik; şimdi de hesabı ödüyoruz. Evet, yaşlılık bir nevi hesap ödeme, geçmiş ile hesaplaşma dönemi. Zamanımız azalmış, enerjimiz tükenmiştir. Ama zihnimiz rahat durmaz, biz ne kadar modumuzu yüksek tutmak için geçmişin mutlu anlarını yad etmeye zorlasak da, o sürekli geçmişte yaptığımız hataları, yaptığımız ya da belki de daha çok cesaret edip yapamadığımız şeyler için pişmanlıkları deşer durur; sanki ödenmemiş bir borç gibi önümüze getirir hep. Bu acı verir zira geçmişi telafi etmenin yolu yoktur. En büyüğünden en küçüğüne kadar, vaktiyle tamamen göz ardı edilip unutulduğu sanılan her detayı zihin karşımıza çıkarıverir; çocukken taşladığımız kedilerden, sapanla vurduğumuz kuşlara kadar.  Bu acı için ilaç var mıdır, nedir? Semptomik bir tedavi niteliğinde de olsa bunun bir ilacı v...

Yeryüzü Sahnesi

Çocukken bir oyunumuz, daha doğrusu bir yaramazlığımız vardı; yaklaşık 20 cm çapında, 10 cm derinliğinde bir çukur kazıp üzerini cam ile kapatır, sonra içine farklı türden hayvanları (karınca, sinek, arı, çekirge vb.)  doldurur ve mücadelelerini izlerdik.  Büyüdükçe farkettim ki dünya üzerinde bizim durumumuz da hiç farklı değil. Sadece alan daha büyük, oyuncu sayısı daha fazla. Yaratıcımız da zaten bunu açıkça söylemiş; "Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir". Çukura konulan bir karıncanın ben bu oyunu oynamıyorum deme şansı var mı? Yok. Dünya üzerinde de bizim durum aynı. İnsan bazan gözlerden uzak bir kenara çekileyim, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayım der ama hayat öyle ya da böyle kendisini yaşatır insana. "Yok öyle kaçmak, yaşayacaksın" der sanki. Tolstoy  "İtiraflarım" kitabında, hayatı boyunca hayata bir anlam yüklemeye, hayatın anlamını bulmaya çalıştığını anlatır. Hayatı boyunca hep yaşamak ve intihar etmek arasında gider gelir zira haya...

Doğalgazlı evlerin can damarı

Kış aylarında bir çok evin mutfak penceresinde bir manzara gözümüze çarpar; soğuk gelmesin diye pencere menfezi naylon, kağıt vb ile kapatılmıştır. Maalesef bu menfezin önemi konusunda vatandaşlar yeterince bilgilendirilmiyor. Doğalgaz şirketleri veya belediyeler menfezin oraya konulması konusunda oldukça ısrarcı ve kararlıdırlar ama menfezin önemini anlatan bir yetkiliye rastlamadım. Doğalgaz işleri yapılırken bir iki defa gelir kontrol ederler, işi yapan firmaya talimatlar verirler ancak evdeki vatandaşa pek bir bilgi vermezler; ya da ben rastlayamadım (farklı evlerime 3 kez doğalgaz işi yaptırdım, bu konuda hiç bilgilendirilmedim). Çoğu insanımız bu menfezin oraya sadece gaz kaçağı durumunda havalandırma amaçlı konulduğunu düşünür. Mutfağında veya banyosunda gaz kaçağı dedektörü de varsa bu menfezin çok gerekli olmadığını düşünüp kapatır.  Bu menfezin çok önemli bir görevi daha vardır ki çoğu insanımız bunu bilmez.  Bacalı kombimiz , şofbenimiz ve ocağımız yanarken kullan...

Pazarlık sünnettir diye diye...

"Pazarlık sünnettir" sözü Türkiye’de ticaret ahlâkının bozuk oluşunun  önemli etkenlerinden biridir. Eskiden, nasıl olsa pazarlık yapılacak diye satıcı malının fiyatını hep olduğundan yüksek söyler, alıcılar da bunu bildiği için mutlaka pazarlığa girişirdi. Biraz utangaç olup pazarlık yapamayanlar da kazıkları okkalı bir şekilde yerdi. Eskiden fiyat etiketi de yaygın değildi. Mağazaya girip "bu kaça" demek zorundaydınız ve arsız bir satıcı allem edip kallem edip o malı size satabilir, sizi mağazaya adım attığınıza pişman edebilirdi. Bir çok insanımız, özellikle parasının kıymetini bilen eski kuşaklar, bu kazık yeme korkusu nedeniyle alışveriş yapmayı pek sevmezlerdi.  Fiyatların belirsiz ve oynak olması ticarette belirsizliğe, kuralsızlığa neden olmuş; sahtekârlar, düzenbazlar, laf canbazları bu tip ticaretten kazançlı çıktığı için, bu tipler toplum içinde daha çok yer bulmuş, itibar kazanmıştır. Bu tiplerin sayılarının fazla olması doğal olarak ticaret ahlâkımızın ...

Ruhumuz geride kalmasın!

İnsan bazen kendini otomatiğe bağlar ve fazlaca düşünmeden, düşünemeden, hissedemeden, farkında olmaksızın yaşar gider. İç huzuru adına, bir an durup, düşünüp yaptıklarını, yaşadıklarını irdelemek, özümsemek, hissetmek, onaylamak ister; ancak kısa sürede bilinçsizce, otomatikman o kadar çok şey yapmıştır ki bunları değerlendirmek için zamana ihtiyaç duyar. Bu nedenle her ne yapıyorsa, yaptığının iyi mi kötü mü olduğundan da emin olamadığı için, her ne şart altında olursa olsun hemen durur. Kafasının karıştığını, ruhunun geride kaldığını hisseder ve "biraz yavaşlamalıyım" der. Ruhu, farkındalığı gerilerde bir yerlerde kalmıştır. (Kızılderililerin ruhumuz geride kaldı hikayesini yazının en altında verdim.) Ruhumuzu geride bırakıp, kafa karışıklığı ve huzursuzluk yaşamak istemiyorsak hayatımızı farkındalıkla yaşamalıyız. Beden robotumuzun otomatik davranışları tam yaşamak sayılamaz. Düşünerek, bilerek, hissederek, farkında olarak, yerine göre tadını çıkararak yaşarsak ruhumu...

Huzur "Hâl"i

Küçükken, yaşadığımız her türlü farkındalık ve mutluluğun herkes tarafından aynen bizimki gibi yaşandığını sanırız. Yıllar sonra fark ederiz ki çoğu insan ne bizim küçükken yaşadığımız farkındalığı yaşamış, ne bizim hissettiklerimizi hissetmiş ne de bizim kendi kendimize sorduğumuz, neyim ben, nereden geldim, etrafımdaki her şey nedir gibi büyük soruları sormuştur kendilerine. Herkesin farkındalık, bilinç ve mutluluk düzeyleri farklıdır. Sizinki en yüksek seviyedir belki de. Bunu farkedip gereksiz arayışlara girmeden farkındalık seviyemizi korumaya çalışmak en uygun olanıdır belki de. Doğuştan (fıtraten) olanı bozulmadan muhafaza edebilmek en büyük başarıdır belki de. Çevremizden öğrene öğrene kaybederiz belki de özümüzde sahip olduğumuz farkındalığımızı, doğuştan gelen, fıtraten, default olan huzur ve mutluluğumuzu. Aslında, mutlu ve huzurlu olduğumuzu farkettiğimizde, yapmamız gereken, bizdeki o hâli sağlayan şartları kaybetmemeye çalışmak olmalı; farklı arayışlar peşine düşülme...

Zaman

  Bir gün bir arkadaşımla öğle arası Ulus'ta dolaşırken iki emeklinin şu konuşmasına şahit olduk: - tüh yaa, su faturasını yatırdım ama gaz faturasını da yatırmam gerekiyordu, unuttum. - yahu boşver yarın tekrar gelir yatırırız. Her işi bugünden bitirmeyelim, yarına da yapacak bi işimiz olsun. Kimileri zamanı tatlı bir meyve gibi yavaş yavaş tadını çıkararak, hissederek harcamak ister; zaman onlar için çok değerli bir hazinedir. Kimileri için ise zaman alt edilmesi gereken bir düşmandır; zamanı öldürmek için çabalarlar. Başka bir deyişle, kimi insanlar zaman baskısından yılmış, bunalmış, yapacak işlerim var telaşında, huzursuzluğundadır; kimileri de tam tersi, yapacak işi olmadığında huzursuz olur, hatta panikler. Karşımızdakini sorgularken, eleştirirken, yargılarken bu gerçeği aklımızdan çıkarmayalım. Birini davet ettiğimizde, uygun değilim, işim var diyorsa, "ne işin var" gibi absürt bir soru sormayalım. Kimi hayatın her saniyesini koşuşturarak geçirmeyi sevebili...

"İnsanı düzelt ki dünya da düzelsin" mi?!

Bir ara bir slogan vardı: "insanı düzelt ki dünya da düzelsin". Dünyadaki 8 milyar insan düzelecek, dünya da düzelecek; bu mümkün mü? Bu bana çok ütopik geliyor. Her insanın vicdanına dokunacaksın, her insanı vicdanlı yapacaksın, kimse suç işlemeyecek.... Ölme eşeğim ölme.  Batı böyle mi düzeltmiş toplumu? Avrupa'da Amerika'da insanlar vicdanlı mı ki her şey saat gibi işliyor tıkır tıkır. İmrenerek bakıyoruz onların toplum düzenine. Avrupalılar Amerikalılar bütün insanlarını düzeltmiş mi? Hiç sanmıyorum.  Yapılması gereken şey aslında bambaşka, batının da bunu yaptığını görüyoruz; güzel bir sistem kurmak ve işleyişini garanti altına almak. Toplum düzeni ancak bu şekilde sağlanır. Kurala uymayan insana kurallar çerçevesinde gerekli cezayı verirseniz, kimseye kayırmacılık  ayrımcılık yapmazsanız toplum düzeni sağlanmış olur. Çok da zor değil. Madem zor değil neden yapılamıyor? Çünkü bu yapılırsa toplum içindeki imtiyazlı kesimler imtiyazlarını, ayrıcalıklarını, avantajl...

En zor soru, NEDEN?

En zor soru nedir, cevabı olmayan?! Şimdiye kadar insanoğlunun sorduğu tüm sorular cevaplanmış veya cevabının ileride bulunabileceği düşünülen sorulardır. Evrenin sınırlarını bile sorguladı insan ve büyük patlama olmuştur, evren genişlemektedir diye bir cevap buldu kendince. İnsanoğlu her ne kadar quantum düzeyinde şimdilik cevaplayamadığı sorularla karşılaşsa da, bilim geliştikçe o soruların da bir gün cevaplanabileceği görüşü hakim bilim dünyasında.  Mesela çift yarık deneyinde parçacıkların gözlem etkisiyle davranışlarını neden değiştirdiği veya quantum dolanıklığı ile parçacıkların aralarındaki mesafe ne olursa olsun birbiriyle anlık olarak etkileşebilmeleri, haberleşebilmeleri. Bu sorular yüz yıldır bilimi çaresiz bırakıyor olsa da bilim öyle ya da böyle bu soruların cevaplanabileceği hususunda umudunu yitirmiş değil. Peki, insanoğlunun beyninin, zihninin sınırları ötesine geçebilen, bu sorunun cevabı yoktur, bulamayız, bilemeyiz dediği soru var mıdır? Evet. Bir soru var ki ...

Kalıplar Kalıplar

Kimilerinin yargı kalıpları öyle dardır ki söylediklerinizin çok az kısmını duyar, gerisini hiç duymayabilir. Kalıp ölçüleri ne ise algı kapasiteleri de o orandadır. Kalıba girmeyen düşünceleriniz onun hayal sınırları dışındadır. O kişiye kendinizi anlatmaya çalışmayın. Ben hee deyip geçme taraftarıyım. Aynı arkadaş grubundaki heyecanlı bir arkadaşım baktım ki facebookta paylaşımlarımın üzerine kalpler koyuyor. Adamın görüşleri benimki ile taban tabana zıt, biliyorum. Önce şaşırdım ama sonra kavradım olayı. Adam benim paylaşımlarımda ne anlattığımı anlamıyor; ama aynı sosyal çevredeyiz diye dünya görüşlerimizin de aynı olması gerektiği yargı kalıbıyla beni destekliyor. Tabii sonunda birileri uyarmış olmalı ki bir hışımla, nedensiz, arkadaş listemden ayrıldı. Kalıbı siyah/beyaz'dan ibaret olduğu için de beni hasım listesine ekleyiverdi. Dar yargı kalıplarının oluşmasının nedenleri arasında particilik ve mezhepçilik başı çekiyor. Dini yargı kalıpları deyince aklınıza sadece bir tara...

Magnezyum ve kalsiyum furyasının nedeni bu olabilir mi?

Sizin de dikkatinizi çekiyor mu, son zamanlarda magnezyum ve kalsiyum takviyeleri ile ilgili reklamlar çok artmış durumda. Eskiden ara sıra yaşlılara kemik erimesi için önlem amaçlı kalsiyum takviyesi önerildiğini duyardık ama magnezyum takviyesi reklamları son yıllarda kalsiyumu da geçmiş durumda. İlaç şirketleri her zaman olduğu gibi para kazanmaya çalışıyor, bu normal ama neden bu magnezyum işi birden bu kadar arttı? Benim bunun için bir tahminim var. Son yıllarda, özellikle lüks sitelerde yeni bir akım var; merkezi su yumuşatma sistemleri . Bu sistemleri satan firmalar müşterilerini öyle bir manipüle ediyor ki; " yumuşak su çamaşırınızı bulaşığınızı mükemmel yıkar, saçınız, cildiniz yumuşacık olur, belediyenin suyu zaten kalitesiz, sert su tesisat borularınızda hasar oluşturur ..." Maliyet konusuna çok fazla takılma adetleri olmayan, her şeyin en iyisi olsun isteyen lüks site yönetim ve sakinleri tereddütsüz bu sistemin kurulmasını istiyor. Oysa su yumuşatma ...

Sırıtsak mı, sırıtmasak mı?

Sırıtmayı mutluluk, sırıtanları mutlu sananlar olduğu gibi, mutsuz olduğu halde sırıtarak insanları mutlu olduğuna inandırmaya çalışanlar da var. Trajikomik olan ise, gerçekten mutlu olanların da bazen çevresine bunu gösterebilmek için tebessümün ötesine geçerek, kendilerini sırıtmak zorunda hissetmeleri. Sırıtmak için insan kendini zorlar, yüz kasları gerilir. Sırıtmak sahte bir yüz ifadesi olduğu için yüz kaslarını gerdiği gibi, insanın kendi dahil, bu sırıtma eylemine muhatap olan herkesin sinirlerini de gerer. Sırıtarak ne kendimizi ne de çevremizi kasmayalım. Dostoyevski diyor ki; "insanlar mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur". Farkında olalım, mutluysak da mutsuzsak da. En büyük sahtekârlık insanın kendini kandırmasıdır. Kendini kandırmak, çiçekli, böcekli, yeşillikli güzel bir yol olsa da, sonu çıkmaz bir sokaktır.  Kendini bulmanın önündeki en büyük engel kendini kandırmak; kendini bulmanın ilk adımı ise kendine karşı dürüst ve samimi olmaktır. Farkındalık...

Zihin yazılımımızı değiştirebiliriz

Nasıl ki akan bir su aynı yerde aka aka iz yapar, yatak yapar kendine, insan da hep aynı şeyleri yapa yapa, aynı şekilde davrana davrana, aynı şekilde düşüne düşüne kendi zihin programlamasını, kodlamasını, yazılımını yapar. Kendine alışkanlıklar oluşturur. Yatağını yapmış olan suyu aynı tepeden döktüğümüzde hep aynı yolu takip eder; yolundan, yatağından çıkıp da bu defa başka bir yoldan gideyim demez, diyemez, bilinci yoktur. İnsanın alışkanlıkları ile davranması da suyun kendi oluşturduğu yatağında akması gibidir. Diğer yandan insanın bilinci, şuuru var. Eğer becerebilir de bu durumun farkına varırsa, kendine daha güzel yollar, alışkanlıklar, düşünce tarzları oluşturabilir. Eğer hayatımızdan, gidişatımızdan memnun değil isek ve değişmek istiyorsak, mevcut programımızı, yazılımımızı formatlayıp, farklı bir modda, ruh halinde yeni bir kodlama, programlama yapmamız mümkündür. Psikoloji biliminde buna NLP (Nöro Linguistik Programing : duyu dili programlama) deniyor. Yeni yazılımımızda al...

Her doğru her yerde söylenmez

Adamın biri çölde devesiyle yolculuk ederken yardım isteyen biriyle karşılaşır. "Susuzluktan ölüyorum, su, su" diyen adama yardım için devesinden iner, su kabını çaresiz adama uzatırken yerdeki adam bir hamle ile onu kumların üzerine savurup deveye biner. Belli mesafeden yerdeki adama seslenir:"nasıl kandırdım seni ama, şimdi sen yardım bul bulabilirsen". Adam cevap verir:"tamam deveyi de al git ama sakın bu olayı kimseye anlatma; yoksa bundan sonra çölde kimse kimseye yardım etmek için durmaz". Her doğru her yerde söylenmez! Bunun gibi yüzlerce örnek verilebilir bu konuda. Bu, "yalan söyle" anlamına gelmez. Bir insana, bir aileye, bir topluma, bir kuruma, devlete zarar verecekse ve söylenmesi zorunlu değil ise en iyisi susmaktır. Yaramaz çocuklar veya mal bulmuş mağribi gibi bazı şeyleri şuursuzca uluorta söyleyip durmak marifet değildir; hatta kötü niyet göstergesidir. Unutmayın, söz gümüş ise sükût altındır ve lafın tamamı ancak çocuğa anlatıl...

Konfor/ekonomi

Komşularımız bazen doğalgaz faturalarını karşılaştırır, "sana bu ay ne geldi, bak bana az gelmiş" gibi muhabbetler yapılır. İnsanlar az mı çok mu yakıyorum diye merak eder, kıyas için bir referans ararlar. Bu şekilde doğalgaz faturası kıyaslaması yapmanın hiç bir bilimsel dayanağı yoktur, zira bir konuttaki ısıtma amaçlı doğalgaz kullanımı miktarı konutların yalıtım özellikleri ve insanların konfor algısı ile ilgilidir. Biri kendini 20 derecede konforlu hissederken, sobalı evin sıcağına alışmış başka biri için konfor sıcaklığı 25 derece olabilir. Bilimsel kaynaklar der ki: oda sıcaklığındaki 1 derecelik artış, yakıt tüketiminizi %7 arttırır. Ne kadar çok değil mi! Yakıt tüketimindeki farklılıkların bir diğer nedeni ise ısıtılan oda sayısıdır. Kimi komşularımız sadece kullanmak zorunda oldukları minimum sayıdaki odayı ısıtırken, kimileri ise evindeki tüm odaları ısıtır. Tüketime etki eden bir başka önemli husus herkesin evinin farklı yalıtım özelliğinde olmasıdır. Bazı evlerd...

Renkli insanlar

İletişim/haberleşme için ilk şart frekans uyumudur. Cihazlar için de, insanlar için de. Frekanslar uyuşmaz ise iletişim sağlanamaz veya bozuk olur. Bir radyo kanalı dar bir frekans aralığından yayın yapar ve biz radyomuzu o frekans aralığına ayarlayınca o radyo kanalını dinleyebiliriz. İnsanlar da böyledir. Kimi bir radyo kanalı gibi sadece dar bir frekans aralığından konuşur ve duyar; kimi de bir radyo gibi geniş bir frekans aralığına sahiptir, her frekansta konuşmak veya duymak için kendini ayarlayabilir. Radyo kanalı gibi olan insanlara tekdüze, radyo gibi olan insanlara da renkli insanlar deriz. Bazan radyomuzda hep aynı kanalı dinleriz ve o kanalı daha iyi çeksin diye radyomuzun yönünü, konumunu ona göre ayarlarız; tabii bu durumda diğer kanalları dinlemek istediğimizde radyomuzun onları iyi çekmediğine şahit oluruz. Tıpkı bunun gibi  bazan tekdüze insanlarla iletişimde olmak, onlarla daha iyi anlaşabilmek için kendimizi onlara göre ayarlamak zorunda kalırız; kelimelerimiz...

Sonsuzluğun sonunda ne var?

İki türlü fiziksel sonsuzluk var, kafamızı en çok meşgul eden. Zaman ve mekân (uzay). Başka sonsuzluklar da var tabii ama onlar için pek kafa yormuyoruz; mesela matematiksel sonsuzluklar.  Zaman veya uzay sonsuz mudur?  İspatı mümkün olamayacağı için buna isteyen evet, isteyen de hayır diyebilir.  Benim cevabım: hem evet, hem hayır. Yani zaman ve uzay hem sonludur, hem de sonsuzdur.  Nasıl yani? Şöyle: Bizlerin içinde bulunduğu boyutlar olarak, her ikisi de sonsuzdur.  Uzayda sınırsız bir hızla seyahat etme imkânımız olsa, şurası da uzayın sonuymuş diyebileceğimiz bir yer olduğunu düşünmüyorum. Bazıları uzayın big bang (büyük patlama) ile oluşan ve genişlemekte olan evrenimizle sınırlı olduğunu düşünebilir. O zaman ben de onlara şunu soruyorum: Big bang ile oluşan evrenimiz neyin içine doğru genişlemekte? Bir şey genişliyorsa, onun içinde genişlediği bir şey olmalı. Peki, madem uzay sonsuz; ne var bu sonsuz uzayın sonlarında?  Öncelikle, bu sonsuz uzayın bi...

Varoluş bir yazılımdan mı ibaret?

Biraz felsefe/tefekkür yapalım. Var olan her şeyin bir yazılımdan ibaret olduğunu düşünenler var. Onlara göre, biz insanlar ve evrendeki her şey, çalışmakta olan büyük bir yazılım içindeki değişkenleriz. Bu mümkün müdür? Evet tabii ki de mümkündür. Hatta sanal olma ihtimalimiz somut olma ihtimalimizden kat kat yüksektir. Zira bir şeylerin gerçeğini yaratmak sanalını yaratmaktan çok daha zordur. Peki doğrusu nedir? Doğrusu, var olan her şeyin soyut veya sanal değil, somut ve gerçek olduğudur. Bunun kanıtı nedir? Varoluş sanal da olsa, somut da olsa bir yaratıcıya ihtiyacı vardır. Öyle bir yaratıcı olmalı ki, insan aklı ile tanımsız olan sonsuzluklar (sonsuz zaman ve sonsuz mekân) onunla tanımlı hale gelebilmeli. Yani zaman ve mekânın dışında bir yaratıcı olmalı. Sonsuz zaman ve sonsuz mekânın dışında, hatta onların da yaratıcısı olan bir yaratıcı, insan aklının tanımlayabileceği sınırların dışında, sonsuz bilgi ve güç sahibi olmalıdır. Peki sonsuz bilgi ve güç sahibi biri iç...

Mutluluk

"Kâinatın meyvesi insan, insanın meyvesi de duygularıdır" bir açıdan bakınca. Zor mudur duygusuz, robot gibi, yüzeysel, tekdüze yaşamak? Çok kolay aslında. Peki ama yaşamak mıdır bu? Mutluluğun nasıl tanımlandığı veya öğretildiği ile ilgilidir aslında insanın hayat anlayışı. Evin, ailen varsa mutlusun. Makamın, mevkiin varsa mutlusun. Çok paran varsa mutlusun. Çok arkadaşın varsa mutlusun. Bu liste uzayıp gider.  Herkese küçükken ailesi bir mutluluk tanımı öğretir ve çocuğunun hayatı boyunca onun peşinde koşmasına neden olur. İnsanların çok azı kendini bu yanlış programlamadan kurtarabilir. Oysa aslında mutluluğun bir tanımı yoktur. O herkese göre farklı bir tanımı, anlamı, yeri ve derinliği olan bir duygu denizidir. Nasıl bir insana tatmadığı bir meyvenin tadını anlatmak mümkün değil ise, mutluluğu da anlatmak, tanımlamak öyledir. Onu tatmayan bilemez. Tatmış olan da neyi araması gerektiğini bilir. Meşhur biri ne diyordu: "yüreğinin götürdüğü yere git"...

Mutluyken zaman hızlı mı akar?

Derler ya hep, "mutlu anlarda zaman hızlı, üzgün anlarda yavaş geçer" diye. Aslında zamanın akış hızı mutlulukla ilgili değildir; zamanın akış hızı farkındalıkla ilgilidir. An'ı farkında olarak yaşıyorsanız, üzgünde olsanız, mutlu da olsanız zaman yavaşlar. Farkındalık yok ise zaman akıp gider hızlıca. Bu nedenle yaşamak farkındalıkla anlamlıdır. Farkında olmadan geçen hayat yaşanmış mıdır? Biyolojik olarak belki hayat sürmüş olunabilir; ama bilinçsiz, farkındalıksız bir hayat insanca yaşanmış bir hayat olamaz bence. Zevk/haz anlık şeylerdir, oysa mutluluk ve huzur geniş zamana yayılır. Bu nedenle insanlar her zaman zevk/haz duyabilir ama mutluluk ve huzur için bilinç ve farkındalık gerekir. Zevk anlık, mutluluk dönemlik, huzur ise geniş zamana yayılmış duygulardır. Olgun insanlar, en zoru olduğunu bilseler bile, asıl aranması gerekenin huzur olduğunu bilirler. Huzur zamanı yavaşlatır. Ayrıca, huzur, mutluluk ve hazzı da kapsar, içinde barındırır.

En iyi doktor

 -"Gözlerin kızarmış ve şişmiş, iyi görünmüyorsun son zamanlarda" -"Biraz rahatsızım bu günlerde, uyku sorunum var, iyi uyuyamıyorum, çok az uyuyabiliyorum ...." diye başlar; -"Doktora git, test yapsınlar, ilaç versinler" -"Bilmem ki, işe yarar mı acaba.." Diye devam eder muhabbet. Uyku sorunu yaşayan kişi aslında kafaya bir şey takmıştır, ama karşıdakine açılmak istemediğinden olayı bir hastalık, rahatsızlık boyutunda ele almak işine gelir.  Bu tip muhabbeti bir çok kişi ile de yapınca, sorunun kaynağının kendi zihni olduğunu, çözümün de orda olduğunu unutur ve hasta olduğuna kendi de inanıp hastaneye gitmeye karar vererek kısır bir döngünün içine girmiş olur. Bir hastalık bize bulaşarak geçmemiş ise o hastalığın nedeni ve çözümü içimizdedir. Yapılması gerekli şey hastalığın ilk evrelerini, nasıl, neden ortaya çıkmaya başladığını iyice analiz etmektir. Bir dönem hareketsiz mi kaldık, kötü mü beslendik, kilo mu aldık, her zaman yediklerimizden fa...