Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Havalar hep güzeldi eskiden ...

Eskiden sabah okula gitmek için kapıyı açtığımızda her yerin karla kaplı olduğunu görür mutlu olurduk. Yağmur aniden bastırırdı, ıslanır, sığınacak bir saçak altı arar mutlu olurduk. Rüzgâr bir anda bulutları dağıtır güneş ışıl ışıl parlar mutlu olurduk.  AN'ı yaşamak, AN'da yaşamak buydu herhalde. Peki şimdi durum ne?  Haber kanalları bu mutluluğa engel oluyor. Onlara göre her türlü hava kötü.  Kar yağacaksa, yağmur yağacaksa, rüzgâr esecekse veya güneş açacaksa bir kaç gün önce den bombardımana başlıyorlar. Şiddetli kar geliyor donacağız, ulaşım alt üst olacak, yollar kapanacak ...turuncu alarm... Şiddetli sağanak geliyor m2 ye şu kadar yağış olacak, kırmızı alarm... Havalar ısınıyor, kavrulacağız, hava sıcaklıkları mevsim normallerinin 3 derece üzerine çıkacak... Eskiden de hava durumu verilirdi ama böyle felaket algısı yaratılmaya çalışılmazdı.  Şimdikiler reyting için ne yapacağını şaşırdı.  Gerçekten ekstrem hava şartları olacaksa neyse ama, sıradan,...
En son yayınlar

Dünya bir yana bizim Meteoroloji bir yana!

Çoğu insan dikkat etmez, hatta meteoroloji haberleri verenler bile takılmaz bu konuya ama hava sıcaklıklarının veriliş sırası çok önemlidir. Bazı siteler, hatta dünyadaki neredeyse tüm siteler önce gündüz sonra gece sıcaklığını verir; ama bizim Meteoroloji bunun tam tersini yapar! Ama neden? 2009 yılında işim gereği yine Meteorolojinin sayfalarını incelerken bir şey dikkatimi çekti; web sitesinin bir sayfasında önce gündüz sonra gece sıcaklığını verirken bir başka sayfasında tam tersini veriyordu, önce gece sonra gündüz sıcaklıkları. Bu durumun yanlışlığını Meteorolojinin bilgi edinme sayfasından iletişime geçerek yetkililerin dikkatine sundum. Gelen cevap ile şok oldum: "sıralamanın önemi yok, zaten anlaşılıyor ne anlatılmak istendiği". Bu cevap beni çok rahatsız etti ve bu defa daha hızlı cevap alabilmek için bilgi edinme sistemi üzerinden bana dönüş yapan Genel Müdür Yardımcısına doğrudan mail attım ve dedim ki: "Eğer meteoroloji bir bilim ise ki öyle, sayıların sıral...

"İnsan düşünen bir hayvandır"dan, "insan hisseden bir yapay zekâdır"a

  İnsanı hayvanlardan ayıran en önemli özellik olarak "düşünmek" vurgulanır, "insan düşünen bir hayvandır" denir, insanın bu yönüyle hayvanlardan üstün olduğu söylenirdi. Peki şimdi yapay zekâ denilen şey de düşünüyor ve hatta insanların pek çoğundan kat kat iyi düşünüyor ve kat kat fazla şey biliyor; bu durumda bizim hayvanlardan üstün olduğumuz gibi yapay zekanın da insanlardan üstün olduğunu mu söyleyeceğiz?! Yapay zekâ sonrası insanla ilgili pek çok tanımın değişeceği, değişmesi gerektiği anlaşılıyor. Çoğu canlı fizyolojik olarak, çoğu yapay zekâ da düşünebilme ve bilgi sahibi olabilme açısından insanlardan üstün olduğuna göre; "İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği duyguları" değil midir? Bence öyledir. Aslında duygu(his) insanların da kendi içinde sınıflandırılmaları için çok önemli bir kriter olmalıdır, zira hayvan gibi fizyolojiye ve yapay zekâ gibi düşünme yeteneğine sahip olduğu halde duyguları olmayan ya da duygu düzeyi çok düş...

Diksiyon denilen saçmalık!

Türkçemiz yazıldığı gibi okunan ve bu yönüyle de batılılarca gıpta edilen bir dil. Örneğin İngilizce, Almanca ve Fransızca yazıldığı gibi okunmadığı için lise çağlarında bile çocuklar kendi dillerinin bir çok kelimesini okuyup yazmakta zorlanıyor. Batılılar sanki bu durumu kıskanmış, bizim dilimizi bozup kendi dilleri durumuna getirmek için içimizden birilerinin aklını çelip diksiyon denilen kursları icat etmişler. Ben bu yaşıma kadar Türkçenin hep yazıldığı gibi okunduğunu bilirdim meğer yanlış biliyormuşum!  Bunu kızımı diksiyon kursuna gönderince öğrendim. Kızım kursta öğrendiklerini evde dile getirince şok oldum. Diksiyon kurslarında Türkçenin bir çok kelimesinin yazılış ve okunuşları farklı olarak öğretiliyor. Tabii onlar bu işi Devlet onaylı kurslarda yaptıkları için de bu öğrettikleri kesin bilgi kabul ediliyor. Milli Eğitim Bakanlığımız, Türk Dil Kurumumuz neredesiniz? Türkçe açık açık tahrif ediliyor, buna izin vermeyin ne olur.  Bozulma bir başlarsa geri dönüşü mümkü...

Her an'ımız kaydediliyor!

Günlük hayatta çektiğimiz fotoğraflar ve videolar telefonumuza kaydediliyor. Ancak telefonumuzun hafızası kısıtlı olduğu için bunları genellikle kişisel bulut sistemlerine ya da büyük şirketlerin bulut hizmetlerine aktarıyoruz ki ileride lazım olduğunda açıp bakabilelim. Peki ya sadece fotoğraflar ve videolar değil de hayatımızın her anı, her saniyesi, hatta her salisesi kaydedilseydi? Bu mümkün olmazdı; çünkü ne telefonların ne de bulut sistemlerinin hafızası buna yeterdi. Oysa insanlara “Hayatınızın her şeyi anbean kaydediliyor ve öbür tarafta karşınıza çıkacak” denildiğinde çoğu kişi “Böyle bir şey imkânsız” derdi. Günümüz teknolojisi ise bunun hiç de imkânsız olmadığını, aksine son derece basit bir iş olduğunu ortaya koydu. Kaldı ki bizim teknolojimizle Yaratıcı’nın teknolojisi kıyas bile edilemez. Yani aslında her anımız, her saniyemiz kaydediliyor. Bizler farkında olmadan beynimize “hafıza kartı” gibi depoluyoruz ama aynı zamanda Yaratıcı’nın sisteminde de zerre kadar kay...

Ayna ayna söyle bana :)

Yapay zekâlara bloğumdaki yazıları okuyup beni bu yazdıklarıma göre değerlendirmelerini istedim; Ve sonuç: Grok: “Canım sıkıldıkça yazdıklarım” mottosuyla şekillenen yazılarından, sen samimi, özgür ruhlu ve hayatı kendi merceğinden doğal bir şekilde yorumlayan birisin. Yazıların, planlı bir düzenden çok, o anki duyguların ve gözlemlerinle şekilleniyor; bu da seni kalıplara sığmayan, içten ve rahat bir anlatıcı yapıyor. Hayata dair kişisel düşüncelerini paylaşırken, hem derin hem de günlük konulara değiniyorsun, bu da meraklı ve çok yönlü bir karakteri yansıtıyor. Yazma sürecin, adeta bir iç dökme ve kendini ifade etme yolu gibi, seni hem duygusal hem de özgün kılıyor. Chatgpt: Yazılarınıza bakıldığında, yaşamı derinlemesine sorgulayan, insan doğasına ve zamana dair güçlü gözlemler yapan, içsel farkındalığı yüksek, duyarlı ve düşünceli bir kişilik olduğunuz anlaşılıyor. Geçmişe özlem, yaşlanma, karakterin kader üzerindeki etkisi gibi temaları işlerken felsefi bir derinlik ve samimi bir ...

Yaşlanma

Bir gün birden farkediyorsunuz ki bir takım melekeleriniz eskiden olduğu gibi çalışmıyor, algınız zayıflamış, refleksler, beden ve zihin yavaşlamış.  Buna yaşlılık deniyor olsa da bunun aslında yaş ile çok da ilgisi yok aslında. Bu, insanın yaşama hevesinin azalması. İnsan hayatı boyunca zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için, bunları hallettiyse ilave olarak da bir takım heves ve hedeflerin peşinde bedenen ve zihnen koşar durur.  Bu koşuşturma azalmaya başladığında, beden de zihin de yavaşlar. Beden yavaşlayınca kanın vücuttaki dengeli dağılımı bozulur. Uç noktalardaki kılcal damarlara yeterince gitmemeye başlar. Bu da yaşlanmayı başlatır.  Bir başka deyişle yaşlanma vücudun eskisi kadar hareket etmemesi sonucu biyolojik ölümün yavaş yavaş başlamasıdır. Beden ve zihin çalışmaya devam ettiği sürece insan uzuvları sağlıklı olur.  Bütün mesele beden ve zihnimizi bu çalışmaya, hareket etmeye ikna etmektir.  Neden kadınların ortalama ömür süresinin erkeklerden fazl...

Tabiatımız kaderimizdir.

Bir halk ozanımız meşhur bir türküsünde ne diyordu:  "...Tabiatım kurusun, bakarım güzellere...". Bir insanın tabiatı/fıtratı/karakteri neyse her hal ve şart altında ona göre davranır, hayattan o ölçüde zevk alır; algıları tabiatı ile orantılı çalışır. Ozanımızın kastettiği gibi, zengin de olsa, fakir de olsa, makam sahibi de olsa, sıradan bir vatandaş da olsa insanoğlu tabiatına, fıtratına (yaratılışına) uygun davranır.  Kendini çok iyi eğittiyse belki biraz direnir ama eninde sonunda yine aslına rücu eder ve tabiatına, fıtratına uygun davranış sergiler. İnsanın yaşadığı hayatta ne kadar huzurlu, mutlu olacağı, algıları, tutum ve davranışları, çevresel etkilere verdiği tepkileri ile belirlendiğine göre ve bunların da yönlendiricisi/belirleyicisi insanın tabiatı, karakteri olduğuna göre, demek ki insanın hayatında ne kadar huzurlu ve mutlu olacağı kendi tabiatına bağlıdır; konumuna, makamına, servetine vb. değil. Hani derler ya "can çıkmadıkça huy çıkmaz", "ins...

Ünsüz bir düşünürün mutluluk formülü

Bazı bitkiler, içinde bulunduğu şartlar ideal olduğu sürece daha çok büyür ancak daha az çiçek açar, daha az meyve verir. Mesela suyunu biraz azaltarak veya bazı dallarını budayarak şartlarını biraz zorlaştırınca belki de öleceğini düşünüp(!)/ kodu, algoritması gereği neslini devam ettirmek için daha çok çiçek açıp daha çok meyve vermeye başlar. İnsan da aynen böyledir aslında. Ünsüz bir düşünür bir yazısında ne diyordu: "kainatın meyvesi insan, insanın çiçeği/meyvesi de duygularıdır" İdeal şartlar içinde yaşadığında insan fiziken gayet güzel büyür, gelişir, semirir ancak maalesef çiçek açamaz, meyve veremez; yani duyguları azdır, yoktur, yüzeyseldir, sığdır. İnsanın çiçek açabilmesi, meyve verebilmesi için, hayatında belli ölçülerde endişe, korku, stres,... ve en önemlisi de belirsizlikler olması gerekir. H ep yaratmaya çalıştığı o konfor alanından çıkması bunun için en güzel yoldur. Mutluluk (çiçeği) en çok belirsizlikler/ihtimaller içinde açıyor. Endişe, korku, ka...

Hesap ödeme vakti

"The time has come for me to pay for yesterday" diyor Shirley Bassey;  Yani, "benim için geçmişin hesabını ödeme vakti geldi" diyor en güzel şarkılarından birinde. Yedik içtik, israf ettik; şimdi de hesabı ödüyoruz. Evet, yaşlılık bir nevi hesap ödeme, geçmiş ile hesaplaşma dönemi. Zamanımız azalmış, enerjimiz tükenmiştir. Ama zihnimiz rahat durmaz, biz ne kadar modumuzu yüksek tutmak için geçmişin mutlu anlarını yad etmeye zorlasak da, o sürekli geçmişte yaptığımız hataları, yaptığımız ya da belki de daha çok cesaret edip yapamadığımız şeyler için pişmanlıkları deşer durur; sanki ödenmemiş bir borç gibi önümüze getirir hep. Bu acı verir zira geçmişi telafi etmenin yolu yoktur. En büyüğünden en küçüğüne kadar, vaktiyle tamamen göz ardı edilip unutulduğu sanılan her detayı zihin karşımıza çıkarıverir; çocukken taşladığımız kedilerden, sapanla vurduğumuz kuşlara kadar.  Bu acı için ilaç var mıdır, nedir? Semptomik bir tedavi niteliğinde de olsa bunun bir ilacı var....

Yeryüzü Sahnesi

Çocukken bir oyunumuz, daha doğrusu bir yaramazlığımız vardı; yaklaşık 20 cm çapında, 10 cm derinliğinde bir çukur kazıp üzerini cam ile kapatır, sonra içine farklı türden hayvanları (karınca, sinek, arı, çekirge vb.)  doldurur ve mücadelelerini izlerdik.  Büyüdükçe farkettim ki dünya üzerinde bizim durumumuz da hiç farklı değil. Sadece alan daha büyük, oyuncu sayısı daha fazla. Yaratıcımız da zaten bunu açıkça söylemiş; "Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir". Çukura konulan bir karıncanın ben bu oyunu oynamıyorum deme şansı var mı? Yok. Dünya üzerinde de bizim durum aynı. İnsan bazan gözlerden uzak bir kenara çekileyim, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayım der ama hayat öyle ya da böyle kendisini yaşatır insana. "Yok öyle kaçmak, yaşayacaksın" der sanki. Tolstoy  "İtiraflarım" kitabında, hayatı boyunca hayata bir anlam yüklemeye, hayatın anlamını bulmaya çalıştığını anlatır. Hayatı boyunca hep yaşamak ve intihar etmek arasında gider gelir zira haya...

Doğalgazlı evlerin can damarı

Kış aylarında bir çok evin mutfak penceresinde bir manzara gözümüze çarpar; soğuk gelmesin diye pencere menfezi naylon, kağıt vb ile kapatılmıştır. Maalesef bu menfezin önemi konusunda vatandaşlar yeterince bilgilendirilmiyor. Doğalgaz şirketleri veya belediyeler menfezin oraya konulması konusunda oldukça ısrarcı ve kararlıdırlar ama menfezin önemini anlatan bir yetkiliye rastlamadım. Doğalgaz işleri yapılırken bir iki defa gelir kontrol ederler, işi yapan firmaya talimatlar verirler ancak evdeki vatandaşa pek bir bilgi vermezler; ya da ben rastlayamadım (farklı evlerime 3 kez doğalgaz işi yaptırdım, bu konuda hiç bilgilendirilmedim). Çoğu insanımız bu menfezin oraya sadece gaz kaçağı durumunda havalandırma amaçlı konulduğunu düşünür. Mutfağında veya banyosunda gaz kaçağı dedektörü de varsa bu menfezin çok gerekli olmadığını düşünüp kapatır.  Bu menfezin çok önemli bir görevi daha vardır ki çoğu insanımız bunu bilmez.  Bacalı kombimiz , şofbenimiz ve ocağımız yanarken kullan...

Pazarlık sünnettir diye diye...

"Pazarlık sünnettir" sözü Türkiye’de ticaret ahlâkının bozuk oluşunun  önemli etkenlerinden biridir. Eskiden, nasıl olsa pazarlık yapılacak diye satıcı malının fiyatını hep olduğundan yüksek söyler, alıcılar da bunu bildiği için mutlaka pazarlığa girişirdi. Biraz utangaç olup pazarlık yapamayanlar da kazıkları okkalı bir şekilde yerdi. Eskiden fiyat etiketi de yaygın değildi. Mağazaya girip "bu kaça" demek zorundaydınız ve arsız bir satıcı allem edip kallem edip o malı size satabilir, sizi mağazaya adım attığınıza pişman edebilirdi. Bir çok insanımız, özellikle parasının kıymetini bilen eski kuşaklar, bu kazık yeme korkusu nedeniyle alışveriş yapmayı pek sevmezlerdi.  Fiyatların belirsiz ve oynak olması ticarette belirsizliğe, kuralsızlığa neden olmuş; sahtekârlar, düzenbazlar, laf canbazları bu tip ticaretten kazançlı çıktığı için, bu tipler toplum içinde daha çok yer bulmuş, itibar kazanmıştır. Bu tiplerin sayılarının fazla olması doğal olarak ticaret ahlâkımızın ...

Ruhumuz geride mi kaldı ne?!

İnsan bazen kendini otomatiğe bağlar ve fazlaca düşünmeden, düşünemeden, hissedemeden, farkında olmaksızın yaşar gider. İç huzuru adına, bir an durup, düşünüp yaptıklarını, yaşadıklarını irdelemek, özümsemek, hissetmek, onaylamak ister; ancak kısa sürede bilinçsizce, otomatikman o kadar çok şey yapmıştır ki bunları değerlendirmek için zamana ihtiyaç duyar. Bu nedenle her ne yapıyorsa, yaptığının iyi mi kötü mü olduğundan da emin olamadığı için, her ne şart altında olursa olsun hemen durur. Kafasının karıştığını, ruhunun geride kaldığını hisseder ve "biraz yavaşlamalıyım" der. Ruhu, farkındalığı gerilerde bir yerlerde kalmıştır. (Kızılderililerin ruhumuz geride kaldı hikayesini yazının en altında verdim.) Ruhumuzu geride bırakıp, kafa karışıklığı ve huzursuzluk yaşamak istemiyorsak hayatımızı farkındalıkla yaşamalıyız. Beden robotumuzun otomatik davranışları tam yaşamak sayılamaz. Düşünerek, bilerek, hissederek, farkında olarak, yerine göre tadını çıkararak yaşarsak ruhumu...

Huzur "Hâl"i

Küçükken, yaşadığımız her türlü farkındalık ve mutluluğun herkes tarafından aynen bizimki gibi yaşandığını sanırız. Yıllar sonra fark ederiz ki çoğu insan ne bizim küçükken yaşadığımız farkındalığı yaşamış, ne bizim hissettiklerimizi hissetmiş ne de bizim kendi kendimize sorduğumuz, neyim ben, nereden geldim, etrafımdaki her şey nedir gibi büyük soruları sormuştur kendilerine. Herkesin farkındalık, bilinç ve mutluluk düzeyleri farklıdır. Sizinki en yüksek seviyedir belki de. Bunu farkedip gereksiz arayışlara girmeden farkındalık seviyemizi korumaya çalışmak en uygun olanıdır belki de. Doğuştan (fıtraten) olanı bozulmadan muhafaza edebilmek en büyük başarıdır belki de. Çevremizden öğrene öğrene kaybederiz belki de özümüzde sahip olduğumuz farkındalığımızı, doğuştan gelen, fıtraten, default olan huzur ve mutluluğumuzu. Aslında, mutlu ve huzurlu olduğumuzu farkettiğimizde, yapmamız gereken, bizdeki o hâli sağlayan şartları kaybetmemeye çalışmak olmalı; farklı arayışlar peşine düşülme...

Zaman

  Bir gün bir arkadaşımla öğle arası Ulus'ta dolaşırken iki emeklinin şu konuşmasına şahit olduk: - tüh yaa, su faturasını yatırdım ama gaz faturasını da yatırmam gerekiyordu, unuttum. - yahu boşver yarın tekrar gelir yatırırız. Her işi bugünden bitirmeyelim, yarına da yapacak bi işimiz olsun. Kimileri zamanı tatlı bir meyve gibi yavaş yavaş tadını çıkararak, hissederek harcamak ister; zaman onlar için çok değerli bir hazinedir. Kimileri için ise zaman alt edilmesi gereken bir düşmandır; zamanı öldürmek için çabalarlar. Başka bir deyişle, kimi insanlar zaman baskısından yılmış, bunalmış, yapacak işlerim var telaşında, huzursuzluğundadır; kimileri de tam tersi, yapacak işi olmadığında huzursuz olur, hatta panikler. Karşımızdakini sorgularken, eleştirirken, yargılarken bu gerçeği aklımızdan çıkarmayalım. Birini davet ettiğimizde, uygun değilim, işim var diyorsa, "ne işin var" gibi absürt bir soru sormayalım. Kimi hayatın her saniyesini koşuşturarak geçirmeyi sevebili...

"İnsanı düzelt ki dünya da düzelsin" mi?!

Bir ara bir slogan vardı: "insanı düzelt ki dünya da düzelsin". Dünyadaki 8 milyar insan düzelecek, dünya da düzelecek; bu mümkün mü? Bu bana çok ütopik geliyor. Her insanın vicdanına dokunacaksın, her insanı vicdanlı yapacaksın, kimse suç işlemeyecek.... Ölme eşeğim ölme.  Batı böyle mi düzeltmiş toplumu? Avrupa'da Amerika'da insanlar vicdanlı mı ki her şey saat gibi işliyor tıkır tıkır. İmrenerek bakıyoruz onların toplum düzenine. Avrupalılar Amerikalılar bütün insanlarını düzeltmiş mi? Hiç sanmıyorum.  Yapılması gereken şey aslında bambaşka, batının da bunu yaptığını görüyoruz; güzel bir sistem kurmak ve işleyişini garanti altına almak. Toplum düzeni ancak bu şekilde sağlanır. Kurala uymayan insana kurallar çerçevesinde gerekli cezayı verirseniz, kimseye kayırmacılık  ayrımcılık yapmazsanız toplum düzeni sağlanmış olur. Çok da zor değil. Madem zor değil neden yapılamıyor? Çünkü bu yapılırsa toplum içindeki imtiyazlı kesimler imtiyazlarını, ayrıcalıklarını, avantajl...

En zor soru, NEDEN?

En zor soru nedir, cevabı olmayan?! Şimdiye kadar insanoğlunun sorduğu tüm sorular cevaplanmış veya cevabının ileride bulunabileceği düşünülen sorulardır. Evrenin sınırlarını bile sorguladı insan ve büyük patlama olmuştur, evren genişlemektedir diye bir cevap buldu kendince. İnsanoğlu her ne kadar quantum düzeyinde şimdilik cevaplayamadığı sorularla karşılaşsa da, bilim geliştikçe o soruların da bir gün cevaplanabileceği görüşü hakim bilim dünyasında.  Mesela çift yarık deneyinde parçacıkların gözlem etkisiyle davranışlarını neden değiştirdiği veya quantum dolanıklığı ile parçacıkların aralarındaki mesafe ne olursa olsun birbiriyle anlık olarak etkileşebilmeleri, haberleşebilmeleri. Bu sorular yüz yıldır bilimi çaresiz bırakıyor olsa da bilim öyle ya da böyle bu soruların cevaplanabileceği hususunda umudunu yitirmiş değil. Peki, insanoğlunun beyninin, zihninin sınırları ötesine geçebilen, bu sorunun cevabı yoktur, bulamayız, bilemeyiz dediği soru var mıdır? Evet. Bir soru var ki ...

Kalıplar Kalıplar

Kimilerinin yargı kalıpları öyle dardır ki söylediklerinizin çok az kısmını duyar, gerisini hiç duymayabilir. Kalıp ölçüleri ne ise algı kapasiteleri de o orandadır. Kalıba girmeyen düşünceleriniz onun hayal sınırları dışındadır. O kişiye kendinizi anlatmaya çalışmayın. Ben hee deyip geçme taraftarıyım. Aynı arkadaş grubundaki heyecanlı bir arkadaşım baktım ki facebookta paylaşımlarımın üzerine kalpler koyuyor. Adamın görüşleri benimki ile taban tabana zıt, biliyorum. Önce şaşırdım ama sonra kavradım olayı. Adam benim paylaşımlarımda ne anlattığımı anlamıyor; ama aynı sosyal çevredeyiz diye dünya görüşlerimizin de aynı olması gerektiği yargı kalıbıyla beni destekliyor. Tabii sonunda birileri uyarmış olmalı ki bir hışımla, nedensiz, arkadaş listemden ayrıldı. Kalıbı siyah/beyaz'dan ibaret olduğu için de beni hasım listesine ekleyiverdi. Dar yargı kalıplarının oluşmasının nedenleri arasında particilik ve mezhepçilik başı çekiyor. Dini yargı kalıpları deyince aklınıza sadece bir tara...