Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kurnazlık Kılıç, Uyanıklık Kalkandır

  Toplumumuz kendine büyük bir paradoks yaratıp, on yıllar ve belki de yüzyıllar boyu bu paradoksun içinde debelenip durmuş. Uyanık olmayı ve kurnazlığı aynı şey sanıp, nesiller boyu öyle de öğretmiş hep. İkisi arasındaki farkı açıkça görüp tanımlayamamış; bunu ne okulda ne de ailede, çocuk eğitiminin içine doğru düzgün yerleştirememiş.   Uyanık Olmak: Bireyin Korunma Kalkanı Uyanık olmak bir  savunma mekanizmasıdır . Hayatı farkındalıkla yaşama çabasıdır. Çevrende olup biteni iyi gözlemlemek, insanların niyetlerini sezmek ve en önemlisi de saf durumuna düşüp kandırılmamaktır. Uyanık insan, başkasının hakkına göz dikmez. Onun derdi kendi alanını korumaktır. Kurulan oyunları, arkadan çevrilen işleri erken fark eder ve kendini o çukurun içine düşmekten korur. Yani uyanıklık, hayatın getirebileceği tuzaklara karşı elimizde tuttuğumuz güçlü bir  kalkandır . Kurnazlık: Çıkarın Keskin Kılıcı Kurnazlık ise savunma değil, doğrudan bir  saldırı halidir . İşin içinde ince...

Değerli miyiz?

  “Benim yerime başka herhangi bir insan konulduğunda dünya açısından sonuç değişmeyecekse, beni diğer insanlardan farklı ve özel kılan değer nereden geliyor?” İnsanların çoğu sadece yaşar gider, hayatı, varoluşu sorgulamaz ya da bu noktaya takılıp kalmaz. Sorgulayan bazı insanların belli bir aşamadaki sorusu şudur: "Benim değerim nedir? Niçin yaratılmış olabilirim? Ben olmasam dünyada ne değişirdi? Var olmam ya da olmamamın farkı nedir?...". Çok sayıda soru gibi görünse de aslında hepsi aynı kapıya çıkıyor; insan kendi varlığının değerini sorguluyor. Bu açıdan bakınca dünya üzerindeki çok az sayıdaki insan haricindekilerin, yani çoğunluğun, dünyanın geneli için bir etkisi, değeri yok.  Bu nedenle çoğumuz şu sonuca varırız: "Yani ben olmasam dünyada bir şey değişmezdi. Varlığım ile yokluğum arasında bir fark yok". İnsan mantığı ile düşününce bu sonuca varılması son derece normal değil mi? Mantık bunu söylerken biz nasıl oluyor da kendimize sonsuz değer biçebiliyoruz...

Dünya bir yana bizim Meteoroloji bir yana!

Çoğu insan dikkat etmez, hatta meteoroloji haberleri verenler bile takılmaz bu konuya ama hava sıcaklıklarının veriliş sırası çok önemlidir. Bazı siteler, hatta dünyadaki neredeyse tüm siteler önce gündüz sonra gece sıcaklığını verir; ama bizim Meteoroloji bunun tam tersini yapar! Ama neden? 2009 yılında işim gereği yine Meteorolojinin sayfalarını incelerken bir şey dikkatimi çekti; web sitesinin bir sayfasında önce gündüz sonra gece sıcaklığını verirken bir başka sayfasında tam tersini veriyordu, önce gece sonra gündüz sıcaklıkları. Bu durumun yanlışlığını Meteorolojinin bilgi edinme sayfasından iletişime geçerek yetkililerin dikkatine sundum. Gelen cevap ile şok oldum: "sıralamanın önemi yok, zaten anlaşılıyor ne anlatılmak istendiği". Bu cevap beni çok rahatsız etti ve bu defa daha hızlı cevap alabilmek için bilgi edinme sistemi üzerinden bana dönüş yapan Genel Müdür Yardımcısına doğrudan mail attım ve dedim ki: "Eğer meteoroloji bir bilim ise ki öyle, sayıların sıral...

"İnsan düşünen bir hayvandır"dan, "insan hisseden bir yapay zekâdır"a

  İnsanı hayvanlardan ayıran en önemli özellik olarak "düşünmek" vurgulanır, "insan düşünen bir hayvandır" denir, insanın bu yönüyle hayvanlardan üstün olduğu söylenirdi. Peki şimdi yapay zekâ denilen şey de düşünüyor ve hatta insanların pek çoğundan kat kat iyi düşünüyor ve kat kat fazla şey biliyor; bu durumda bizim hayvanlardan üstün olduğumuz gibi yapay zekanın da insanlardan üstün olduğunu mu söyleyeceğiz?! Yapay zekâ sonrası insanla ilgili pek çok tanımın değişeceği, değişmesi gerektiği anlaşılıyor. Çoğu canlı fizyolojik olarak, çoğu yapay zekâ da düşünebilme ve bilgi sahibi olabilme açısından insanlardan üstün olduğuna göre; "İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği duyguları" değil midir? Bence öyledir. Aslında duygu(his) insanların da kendi içinde sınıflandırılmaları için çok önemli bir kriter olmalıdır, zira hayvan gibi fizyolojiye ve yapay zekâ gibi düşünme yeteneğine sahip olduğu halde duyguları olmayan ya da duygu düzeyi çok düş...

Diksiyon denilen saçmalık!

Türkçemiz yazıldığı gibi okunan ve bu yönüyle de batılılarca gıpta edilen bir dil. Örneğin İngilizce, Almanca ve Fransızca yazıldığı gibi okunmadığı için lise çağlarında bile çocuklar kendi dillerinin bir çok kelimesini okuyup yazmakta zorlanıyor. Batılılar sanki bu durumu kıskanmış, bizim dilimizi bozup kendi dilleri durumuna getirmek için içimizden birilerinin aklını çelip diksiyon denilen kursları icat etmişler. Ben bu yaşıma kadar Türkçenin hep yazıldığı gibi okunduğunu bilirdim meğer yanlış biliyormuşum!  Bunu kızımı diksiyon kursuna gönderince öğrendim. Kızım kursta öğrendiklerini evde dile getirince şok oldum. Diksiyon kurslarında Türkçenin bir çok kelimesinin yazılış ve okunuşları farklı olarak öğretiliyor. Tabii onlar bu işi Devlet onaylı kurslarda yaptıkları için de bu öğrettikleri kesin bilgi kabul ediliyor. Milli Eğitim Bakanlığımız, Türk Dil Kurumumuz neredesiniz? Türkçe açık açık tahrif ediliyor, buna izin vermeyin ne olur.  Bozulma bir başlarsa geri dönüşü mümkü...

Her an'ımız kaydediliyor!

Günlük hayatta çektiğimiz fotoğraflar ve videolar telefonumuza kaydediliyor. Ancak telefonumuzun hafızası kısıtlı olduğu için bunları genellikle kişisel bulut sistemlerine ya da büyük şirketlerin bulut hizmetlerine aktarıyoruz ki ileride lazım olduğunda açıp bakabilelim. Peki ya sadece fotoğraflar ve videolar değil de hayatımızın her anı, her saniyesi, hatta her salisesi kaydedilseydi? Bu mümkün olmazdı; çünkü ne telefonların ne de bulut sistemlerinin hafızası buna yeterdi. Oysa insanlara “Hayatınızın her şeyi anbean kaydediliyor ve öbür tarafta karşınıza çıkacak” denildiğinde çoğu kişi “Böyle bir şey imkânsız” derdi. Günümüz teknolojisi ise bunun hiç de imkânsız olmadığını, aksine son derece basit bir iş olduğunu ortaya koydu. Kaldı ki bizim teknolojimizle Yaratıcı’nın teknolojisi kıyas bile edilemez. Yani aslında her anımız, her saniyemiz kaydediliyor. Bizler farkında olmadan beynimize “hafıza kartı” gibi depoluyoruz ama aynı zamanda Yaratıcı’nın sisteminde de zerre kadar kay...

Ayna ayna söyle bana :)

Yapay zekâlara bloğumdaki yazıları okuyup beni bu yazdıklarıma göre değerlendirmelerini istedim; Ve sonuç: Grok: “Canım sıkıldıkça yazdıklarım” mottosuyla şekillenen yazılarından, sen samimi, özgür ruhlu ve hayatı kendi merceğinden doğal bir şekilde yorumlayan birisin. Yazıların, planlı bir düzenden çok, o anki duyguların ve gözlemlerinle şekilleniyor; bu da seni kalıplara sığmayan, içten ve rahat bir anlatıcı yapıyor. Hayata dair kişisel düşüncelerini paylaşırken, hem derin hem de günlük konulara değiniyorsun, bu da meraklı ve çok yönlü bir karakteri yansıtıyor. Yazma sürecin, adeta bir iç dökme ve kendini ifade etme yolu gibi, seni hem duygusal hem de özgün kılıyor. Chatgpt: Yazılarınıza bakıldığında, yaşamı derinlemesine sorgulayan, insan doğasına ve zamana dair güçlü gözlemler yapan, içsel farkındalığı yüksek, duyarlı ve düşünceli bir kişilik olduğunuz anlaşılıyor. Geçmişe özlem, yaşlanma, karakterin kader üzerindeki etkisi gibi temaları işlerken felsefi bir derinlik ve samimi bir ...

Yaşlanma

Bir gün birden farkediyorsunuz ki bir takım melekeleriniz eskiden olduğu gibi çalışmıyor, algınız zayıflamış, refleksler, beden ve zihin yavaşlamış.  Buna yaşlılık deniyor olsa da bunun yaş ile çok da ilgisi yok aslında. Bu, insanın yaşama hevesinin azalması. İnsan hayatı boyunca zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için, bunları hallettiyse ilave olarak da bir takım heves ve hedeflerin peşinde bedenen ve zihnen koşar durur.  Bu koşuşturma azalmaya başladığında, beden de zihin de yavaşlar. Beden yavaşlayınca kanın vücuttaki dengeli dağılımı bozulur. Uç noktalardaki kılcal damarlara yeterince gitmemeye başlar. Bu da yaşlanmayı başlatır.  Bir başka deyişle yaşlanma vücudun eskisi kadar hareket etmemesi sonucu biyolojik ölümün yavaş yavaş başlamasıdır. Beden ve zihin çalışmaya devam ettiği sürece insan uzuvları sağlıklı olur.  Bütün mesele beden ve zihnimizi bu çalışmaya, hareket etmeye ikna etmektir.  Neden kadınların ortalama ömür süresinin erkeklerden fazla oldu...

Tabiatımız kaderimizdir.

Bir halk ozanımız meşhur bir türküsünde ne diyordu:  "...Tabiatım kurusun, bakarım güzellere...". Bir insanın tabiatı/fıtratı/karakteri neyse her hal ve şart altında ona göre davranır, hayattan o ölçüde zevk alır; algıları tabiatı ile orantılı çalışır. Ozanımızın kastettiği gibi, zengin de olsa, fakir de olsa, makam sahibi de olsa, sıradan bir vatandaş da olsa insanoğlu tabiatına, fıtratına (yaratılışına) uygun davranır.  Kendini çok iyi eğittiyse belki biraz direnir ama eninde sonunda yine aslına rücu eder ve tabiatına, fıtratına uygun davranış sergiler. İnsanın yaşadığı hayatta ne kadar huzurlu, mutlu olacağı, algıları, tutum ve davranışları, çevresel etkilere verdiği tepkileri ile belirlendiğine göre ve bunların da yönlendiricisi/belirleyicisi insanın tabiatı, karakteri olduğuna göre, demek ki insanın hayatında ne kadar huzurlu ve mutlu olacağı kendi tabiatına bağlıdır; konumuna, makamına, servetine vb. değil. Hani derler ya "can çıkmadıkça huy çıkmaz", "ins...

Ünsüz bir düşünürün mutluluk formülü

Bazı bitkiler, içinde bulunduğu şartlar ideal olduğu sürece daha çok büyür ancak daha az çiçek açar, daha az meyve verir. Mesela suyunu biraz azaltarak veya bazı dallarını budayarak şartlarını biraz zorlaştırınca belki de öleceğini düşünüp(!)/ kodu, algoritması gereği neslini devam ettirmek için daha çok çiçek açıp daha çok meyve vermeye başlar. İnsan da aynen böyledir aslında. Ünsüz bir düşünür bir yazısında ne diyordu: "kainatın meyvesi insan, insanın çiçeği/meyvesi de duygularıdır" İdeal şartlar içinde yaşadığında insan fiziken gayet güzel büyür, gelişir, semirir ancak maalesef çiçek açamaz, meyve veremez; yani duyguları azdır, yoktur, yüzeyseldir, sığdır. İnsanın çiçek açabilmesi, meyve verebilmesi için, hayatında belli ölçülerde endişe, korku, stres,... ve en önemlisi de belirsizlikler olması gerekir. H ep yaratmaya çalıştığı o konfor alanından çıkması bunun için en güzel yoldur. Mutluluk (çiçeği) en çok belirsizlikler/ihtimaller içinde açıyor. Endişe, korku, ka...

Hesap ödeme vakti

"The time has come for me to pay for yesterday" diyor Shirley Bassey ;  Yani, "benim için geçmişin hesabını ödeme vakti geldi" diyor en güzel şarkılarından birinde. Yedik içtik, israf ettik; şimdi de hesabı ödüyoruz. Evet, yaşlılık bir nevi hesap ödeme, geçmiş ile hesaplaşma dönemi. Zamanımız azalmış, enerjimiz tükenmiştir. Ama zihnimiz rahat durmaz, biz ne kadar modumuzu yüksek tutmak için geçmişin mutlu anlarını yad etmeye zorlasak da, o sürekli geçmişte yaptığımız hataları, yaptığımız ya da belki de daha çok cesaret edip yapamadığımız şeyler için pişmanlıkları deşer durur; sanki ödenmemiş bir borç gibi önümüze getirir hep. Bu acı verir zira geçmişi telafi etmenin yolu yoktur. En büyüğünden en küçüğüne kadar, vaktiyle tamamen göz ardı edilip unutulduğu sanılan her detayı zihin karşımıza çıkarıverir; çocukken taşladığımız kedilerden, sapanla vurduğumuz kuşlara kadar.  Bu acı için ilaç var mıdır, nedir? Semptomik bir tedavi niteliğinde de olsa bunun bir ilacı v...

Yeryüzü Sahnesi

Çocukken bir oyunumuz, daha doğrusu bir yaramazlığımız vardı; yaklaşık 20 cm çapında, 10 cm derinliğinde bir çukur kazıp üzerini cam ile kapatır, sonra içine farklı türden hayvanları (karınca, sinek, arı, çekirge vb.)  doldurur ve mücadelelerini izlerdik.  Büyüdükçe farkettim ki dünya üzerinde bizim durumumuz da hiç farklı değil. Sadece alan daha büyük, oyuncu sayısı daha fazla. Yaratıcımız da zaten bunu açıkça söylemiş; "Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir". Çukura konulan bir karıncanın ben bu oyunu oynamıyorum deme şansı var mı? Yok. Dünya üzerinde de bizim durum aynı. İnsan bazan gözlerden uzak bir kenara çekileyim, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayım der ama hayat öyle ya da böyle kendisini yaşatır insana. "Yok öyle kaçmak, yaşayacaksın" der sanki. Tolstoy  "İtiraflarım" kitabında, hayatı boyunca hayata bir anlam yüklemeye, hayatın anlamını bulmaya çalıştığını anlatır. Hayatı boyunca hep yaşamak ve intihar etmek arasında gider gelir zira haya...

Doğalgazlı evlerin can damarı

Kış aylarında bir çok evin mutfak penceresinde bir manzara gözümüze çarpar; soğuk gelmesin diye pencere menfezi naylon, kağıt vb ile kapatılmıştır. Maalesef bu menfezin önemi konusunda vatandaşlar yeterince bilgilendirilmiyor. Doğalgaz şirketleri veya belediyeler menfezin oraya konulması konusunda oldukça ısrarcı ve kararlıdırlar ama menfezin önemini anlatan bir yetkiliye rastlamadım. Doğalgaz işleri yapılırken bir iki defa gelir kontrol ederler, işi yapan firmaya talimatlar verirler ancak evdeki vatandaşa pek bir bilgi vermezler; ya da ben rastlayamadım (farklı evlerime 3 kez doğalgaz işi yaptırdım, bu konuda hiç bilgilendirilmedim). Çoğu insanımız bu menfezin oraya sadece gaz kaçağı durumunda havalandırma amaçlı konulduğunu düşünür. Mutfağında veya banyosunda gaz kaçağı dedektörü de varsa bu menfezin çok gerekli olmadığını düşünüp kapatır.  Bu menfezin çok önemli bir görevi daha vardır ki çoğu insanımız bunu bilmez.  Bacalı kombimiz , şofbenimiz ve ocağımız yanarken kullan...

Pazarlık sünnettir diye diye...

"Pazarlık sünnettir" sözü Türkiye’de ticaret ahlâkının bozuk oluşunun  önemli etkenlerinden biridir. Eskiden, nasıl olsa pazarlık yapılacak diye satıcı malının fiyatını hep olduğundan yüksek söyler, alıcılar da bunu bildiği için mutlaka pazarlığa girişirdi. Biraz utangaç olup pazarlık yapamayanlar da kazıkları okkalı bir şekilde yerdi. Eskiden fiyat etiketi de yaygın değildi. Mağazaya girip "bu kaça" demek zorundaydınız ve arsız bir satıcı allem edip kallem edip o malı size satabilir, sizi mağazaya adım attığınıza pişman edebilirdi. Bir çok insanımız, özellikle parasının kıymetini bilen eski kuşaklar, bu kazık yeme korkusu nedeniyle alışveriş yapmayı pek sevmezlerdi.  Fiyatların belirsiz ve oynak olması ticarette belirsizliğe, kuralsızlığa neden olmuş; sahtekârlar, düzenbazlar, laf canbazları bu tip ticaretten kazançlı çıktığı için, bu tipler toplum içinde daha çok yer bulmuş, itibar kazanmıştır. Bu tiplerin sayılarının fazla olması doğal olarak ticaret ahlâkımızın ...

Ruhumuz geride kalmasın!

İnsan bazen kendini otomatiğe bağlar ve fazlaca düşünmeden, düşünemeden, hissedemeden, farkında olmaksızın yaşar gider. İç huzuru adına, bir an durup, düşünüp yaptıklarını, yaşadıklarını irdelemek, özümsemek, hissetmek, onaylamak ister; ancak kısa sürede bilinçsizce, otomatikman o kadar çok şey yapmıştır ki bunları değerlendirmek için zamana ihtiyaç duyar. Bu nedenle her ne yapıyorsa, yaptığının iyi mi kötü mü olduğundan da emin olamadığı için, her ne şart altında olursa olsun hemen durur. Kafasının karıştığını, ruhunun geride kaldığını hisseder ve "biraz yavaşlamalıyım" der. Ruhu, farkındalığı gerilerde bir yerlerde kalmıştır. (Kızılderililerin ruhumuz geride kaldı hikayesini yazının en altında verdim.) Ruhumuzu geride bırakıp, kafa karışıklığı ve huzursuzluk yaşamak istemiyorsak hayatımızı farkındalıkla yaşamalıyız. Beden robotumuzun otomatik davranışları tam yaşamak sayılamaz. Düşünerek, bilerek, hissederek, farkında olarak, yerine göre tadını çıkararak yaşarsak ruhumu...