Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2020 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

En iyi doktor

 -"Gözlerin kızarmış ve şişmiş, iyi görünmüyorsun son zamanlarda" -"Biraz rahatsızım bu günlerde, uyku sorunum var, iyi uyuyamıyorum, çok az uyuyabiliyorum ...." diye başlar; -"Doktora git, test yapsınlar, ilaç versinler" -"Bilmem ki, işe yarar mı acaba.." Diye devam eder muhabbet. Uyku sorunu yaşayan kişi aslında kafaya bir şey takmıştır, ama karşıdakine açılmak istemediğinden olayı bir hastalık, rahatsızlık boyutunda ele almak işine gelir.  Bu tip muhabbeti bir çok kişi ile de yapınca, sorunun kaynağının kendi zihni olduğunu, çözümün de orda olduğunu unutur ve hasta olduğuna kendi de inanıp hastaneye gitmeye karar vererek kısır bir döngünün içine girmiş olur. Bir hastalık bize bulaşarak geçmemiş ise o hastalığın nedeni ve çözümü içimizdedir. Yapılması gerekli şey hastalığın ilk evrelerini, nasıl, neden ortaya çıkmaya başladığını iyice analiz etmektir. Bir dönem hareketsiz mi kaldık, kötü mü beslendik, kilo mu aldık, her zaman yediklerimizden fa...

Neyi niye tartışıyoruz?

İnsanlar neden tartışır? Kimilerinin niyeti tartışıyor gibi yapıp, karşısındakini sözleriyle dövmektir, özellikle de başkalarının yanında. Usulca bi kenara çekip söylemesi gereken şeyi, eli güçlü olduğu için tartışma havasına sokar, karşısındakini küçük düşürmeye çalışır. Kimilerinin tartışması da ego, nefs yarışıdır. Tartışmada karşıdakinin ne söylediğini bile duymaz, duymazdan gelir; o konuşurken kendi cümlelerini hazırlamakla meşguldür çünkü. Ben haklıyım, ben daha iyisini bilirim duyguları tartışılan konuyu unutturacak düzeye gelir neredeyse. Kimileri ise gerçekten tartışır, tartışmalarının amacı en doğruyu bulmaktır. Bunlar bilinç düzeyi yüksek insanlardır. Kimin haklı olduğundan ziyade, doğrunun, en iyinin ne olduğu üzerine yoğunlaşırlar. Biriyle tartışıyorsanız bir an durun ve düşünün, bu üç gruptan hangisi içindeyim diye. Bir de unutmayalım, haklı çıkmak, hatta haklı olsak bile haklı çıkmak, her zaman mutluluk getirmez, mutsuzluğa da yol açabilir. Olgunluk, huzur ve mutluluk a...

Stres mi oldun?

Kimi insanlar olur olmaz şeyi kafaya takar, "stres oldum" der. Onlarınkinin aslında stresle ilgisi yoktur; çoğu insana göre onların bu durumu ufak bir can sıkıntısı bile değildir aslında. Kimileri de gerçekten stres yaşar, baş ağrıları çeker, gastrit olur, ülser olur; stres en çok mideye etki eder. Baş ağrısı için ilaç alınır, mide ağrısı için göğüs ve sırt sıcak tutulur; fazlaysa doktora gidilir. Ama sorunun kesin çözümü stresi kaynağında yok etmektir ve bunu insanın kendisinden başkasının yapması mümkün değildir. Ufak tefek stresler için çok farklı yöntemler kullanılabilir, bunları internetten bulmak mümkün. Stres uç noktalara ulaşmış ve içinden çıkılamaz bir hal almışsa ne yapacağız? Yüz sene önceyi ve yüz sene sonrayı düşünün! Yüz sene önce yoktuk dünyada, yüz sene sonra da olmayacağız, kesin. Stres de neymiş, bedenimiz komple yok olacak. Ne ağrıyacak başımız ne midemiz kalacak ortada, ne de kafamıza taktığımız o sorunlar. Ölümden öteye köy mü var? Allah var gam yok!

Ne biriktirsek?

ANI biriktirir kimi insanlar. Bununla övünür; ne zaman bir ortamını bulsa arkadaşlarına, dostlarına anılarını anlatır da anlatır, anlatmakla bitiremez anılarını. O kadar ince detay nasıl akılda tutulur hayret verici bir durumdur aslında. ARKADAŞ biriktirir kimileri de, listeleri öyle kalabalıktır ki gıpta edersiniz. Onlara çocukluklarında arkadaşlığın güzelliği işlenmiştir muhtemelen. O kadar arkadaşa nasıl yetişirler, nasıl koparmadan tutarlar bağlarını; hayran kalırsınız. PARA biriktirir kimi, çok sıradan ama belki de en çok tercih edilendir bu. Bunların hiç birini yapmayan/yapamayanlar, DUYGU biriktirirler. Bu işi biraz bilinçli yapanlar sadece güzellerini saklamayı, kötülerini silmeyi becerebilirler. Yaşadıkları her farkındalık bir duygu olarak kaydedilir ruhsal hafızalarına. Bazan bir melodi ile, bazan özellikle bir koku ile, bazan da her nasılsa kendiliğinden ortaya çıkıverir kaydedilmiş duygular; ürpertir, mutlu eder insanı. Bazan öyle bir duygu gelir ki insan şaşırır, ben b...

Rol yapmayı bırak; yaşa

Söz meclisten dışarı!  Bir gerçek hayatları vardır insanların yaşadıkları, bir de toplumdaki konumları, unvanları, makamları gereği oynamak durumunda oldukları rolleri.  Kimisi bu dengeyi iyi kurar, kimileri de hayatlarını gerçek olarak yaşamayı bırakıp, konumları gereği oynadıkları role kaptırır kendini.  Toplumdaki herkes kimin gerçek kimin rol yaparak yaşadığını çok net görür aslında ama bu görenlerin de çoğu hatır gönül vb. uğruna kenardan sessizce izlemek durumunda kalır, yani bir nevi oynanan tiyatroya katılır.  Hayatın kendisi zaten bir tiyatro iken, bunun farkındalığı ile gerçekte, gerçeklerle yaşamak varken, tiyatro içinde tiyatroya ne gerek var ki, değil mi?  Ali Şeriati diyor ki (İranlı düşünür): ''Düşünceleri, yargıları ve şuurları sosyal konumlarının esiri olan birçok kimse vardır. Bunlar, en aşağılık insanlardır. Bunlar, en yararsız ve en berbat varlıklardır. Bunlar, gerçeği anlayabilirler; ama gururlarına dokunduğu için bunu karşılaştırma, açıklam...

Çim güzel ama iklime uygun mu?

Evin bahçesine bu yıl hanımın ısrarı ile çim ektim. Emeklisin, boş durma boşa çalış demek istedi herhalde. Sonuç: Her gün sula. Büyüt. Haftada bir biç. Sula. Büyüt. Yine biç. Bir de komşulardan gördüğüm kadarıyla her yıl gübrelemek gerekiyor. Bu iş bana hiç mantıklı gelmedi. Taşıma su ile değirmen döndürmek gibi bir şey. Görüntüsü güzel ama dünyada onca insan çamurlu su içerken,tertemiz içme suyunu çim seyretme zevki için harcamak ne kadar doğru çözemedim. Hele belediyelerin, kurumların ve büyük sitelerin bu işi çok daha büyük alanlarda yapıyor olduğunu düşününce içim sızladı. Bunca emek ve su ile ne ormanlar yeşertilebilirdi. Çim bizim iklime, özellikle Ankara iklimine uygun değil. Burdan yetkililere sesleniyorum (🙃), Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Mansur Yavaş, bu iş yasaklanmalı; bu israfa bir son verilmeli! En azından bilimsel bir komisyon kurulup, hangi bölgelerimiz, hangi illerimiz bu işe uygun karar verilmeli. Onca emeğe, onca temiz suya yazık, günah, israf.

Kuantumun bilinci

Peşinen söyleyeyim, niyetim bilimi veya bilim insanlarını küçümsemek değil, onlara sitem etmektir; o da bu bilgileri toplumda çok az paylaştıkları için. Yüz yıldır bilinen, ancak bilim insanlarının lafını bile etmeye çekindikleri mevzular bunlar; neden çekiniyorlar, çünkü akılları almıyor bu işi. Akıl alacak gibi de değil. Olay aslında atom altı parçacık seviyesinde geçiyor ama iyi anlaşılsın diye ben futbol topu gibi anlatacağım. Duvarda iki tane delik var ve bir futbol topu ile şut atıyorsunuz. Gözünüz açık şekilde, topun nereye gittiğine bakarak vurursanız top deliklerden birinden geçip gidiyor. Ama gözünüzü kapatıp vurursanız, top aynı anda iki delikten birden geçiyor ve hatta duvarın arkasında top kendisiyle çarpışıyor. Bunu akıl alır mı, almaz tabii; ama elektron, foton gibi atom altı parçacıklarla yüz yıldır bunu deniyorlar, bi daha bi daha deniyorlar ve sonuç hep aynı. Bu olay gerçek. Gözlem için ölçü aleti koyduklarında parçacık tek delikten geçiyor, ölçü aleti koymadıklarında...

Sanatçı mı, şarkıcı mı?

Bence sanatın en basit tanımı: "sanat duygu aktarımıdır". TRT Müzik kanalını izliyorum. Gaziantep yolunda öldürdün beni gelin .... diye devam ediyor türkü. Türkü güzel, türkücü de güzel ama, bir, hatta iki acayiplik var:  1- Türküyü söyleyen bir kadın. Sanki bir kadın başka bir kadına türkü yakmış gibi.  2- Öldürdün beni derken türkücünün ağzı kulaklarında, acıklı bir türkü ama türkücü sırıtarak söylüyor. Bu tip acayiplikler sadece bizim sanatçılarımıza özgü, yabancılarda hiç rastlamıyorum bu garipliklere. En hüzünlü şarkıyı bile oyun havası tadında söyleyen, hatta seyircilere alkışla tempo tutturanlara bile rastlıyoruz. Şarkı ve türküyü sadece ses ve yüz güzelliğine indirgeyince oluyor bunlar. Duygu aktarımı yok. Öyle olunca da buna sanat demek doğru olmuyor. Allah'tan hakkını vererek okuyan gerçek sanatçılarımız çoğunlukta.

Kuantum eşittir mucize!

Kimi insanlar hayatlarında bazı mucizelere şahit olur, hatta mucizenin içinde yer alırlar; buna karşın kimileri ise ne şahit olur, ne yaşar ve ne de mucizelere inanırlar. Peki bilim mucizeye inanır mı?  Bilim mucize ile karşılaşırsa ne yapar? Bir şeye bilimsel denebilmesi için deneylenebilir, gözlemlenebilir olması gerektiği söylenir. Şimdi size bir mucize anlatacağım, siz karar verin: Elimde iki adet kalem var. Kalemlerden birini arkadaşım Japonya'ya götürüyor, diğeri bende. Arkadaşıma telefon ediyorum ve kalemi izlemesini istiyorum. Ben elimdeki kalemi baş aşağı çeviriyorum ve Japonya'daki kalem de baş aşağı çevriliyor kendiliğinden. İki kalem arasında hiç bir bağlantı yok. Bu mucize midir? Evet.  Şimdi sıkı durun; bu olay gerçekten oluyor ve bilim insanları bunun sürekli deneyini yapıyor, gözlemliyor ancak nedenini bulamıyorlar. Tek fark onlar bunu kalemlerle değil elektron veya foton gibi atom altı parçacıklarla yapıyorlar, bunu 100 yıldır yapıyorlar ve hala çözemiyorlar. ...

Hatasız insan mı var?

Topluma, kültüre, tarihe mal olmuş şahsiyetler vardır. Büyük, önemli, güzel işler yapmış, eserler bırakmışlardır. Bunların hayatını ve eserlerini okur, ilham alır, takdir ederiz; gelecek nesillere aktarmak için heyecan duyarız; taa ki aklımızın mantığımızın alamayacağı bir kusurunu görene kadar. O an soğuruz. Hevesimiz, heyecanımız kaybolur, kızarız ve tüm eserlerini sorgulamaya başlarız, hepsini birden kafamızdan silmek çöpe atmak geçer içimizden. Bu mantıkla, örneğin Necip Fazıl'ı, Erzurumlu İbrahim Hakkı'yı, hatta Mevlana'yı defterinden silenleri gördüm. Mevlana da silinir mi demeyin, mesneviyi bi okuyun görürsünüz; "bunları Mevlana yazmış olamaz, mümkün değil" diyeceğiniz şeylerle karşılaşacağınızı garanti ederim. Velhasıl, bu kafayla gidersek sağlam biri kalmayabilir elimizde. Öyleyse, her zatı muhteremi kusuru, hatası ile kabul edip, kesin ve son değerlendirmemizi niyetine göre yapmamız işi çözecektir. Adamın niyeti, gayreti, eserleri iyidir ama arada b...

Kitap papağanı ...

Okunan kitapların sindirilmesi çok önemli. Nasıl ki besinleri sindiremezsek kabız/ishal oluruz, okuduğumuz kitapları sindiremezsek "kitap papağanı" olabiliriz; konuşmalarımız kendimize yabancı olur, her kitabın güzel, süslü kelime ve cümlelerini kullanarak saatlerce konuşabiliriz; ancak bu konuşmalar sığ ve yapmacık olur, içimizden gelmez, bizi ifade etmez; ne karşımızdakinde bir ufuk açar ne de aslında bizi tatmin eder. Laf ola beri gele düzeyinde kalır. Sindiremediğimiz her kitap bizi kendimizden ve kişisel gelişim yolumuzdan uzaklaştırır. Kitabı sindirebilmek için, okurken arada bir durup düşünmek, üç kere, beş kere düşünmek, kitabı sindirip sindiremediğimizi anlamak, hatta hissetmek gerekir. Kitap doğru ise ve sindirebiliyorsak o kitap bizde mutlaka birtakım doğal duygular, coşkular yaratır.  Okuduklarımız hiç bir şekilde içimize sinmiyorsa, bir heyecan, duygu, coşku uyandırmıyorsa yanlış birşeyler var demektir. Ayrıca kitap alırken seçici olmamak bizi yolumuzda ile...

Facebook ve Sevap

Biliyor muydunuz, Facebookta yapılan paylaşımları beğenmek (İngiliTürkçe ile like atmak) ücretsiz; üstelik toplum ve insanlık yararına paylaşım yapmak, yapılan paylaşımları beğenmek ve altına yorum yazmak sevap. Böyle bir sevaptan neden mahrum kalalım ki? Bir tık belki bin sevap!  Peygamberimiz ne demiş: "insanların en hayırlısı insanlara faydalı olanıdır". Bir paylaşıma konulan bir beğeni işaretinin önemi büyük; bu işaretle,  "arkadaşım, bu güzel bilgi için teşekkür ederim, böyle güzel bilgileri paylaşmaya devam et" diyerek onu iyilik ve güzellik yönünde teşvik ediyoruz. Vaaz gibi oldu ama neyse. Sözün özü, elimizi korkak alıştırmayalım, iyi, güzel, toplum ve insanlık için yararlı şeyleri paylaşalım, bu tip paylaşımları beğeni ve yorumlarımızla destekleyip teşvik edelim.

Ne yiyorsan o'sun

Hipokrat ne demiş? "Ne yiyorsanız O'sunuz". Günümüzde de kullanılıyor bu söz; Yediğimize içtiğimize dikkat etmemiz gerektiğini, zira bedenimizin onlarla inşa edildiğini ve beslenmemiz ile sağlığımızın doğrudan birbiriyle bağlantılı olduğunu belirtmek için söyleniyor bu söz. Aslında bunun ötesi de var bence. Yiyeceklerimiz sadece fiziksel bedenimize etki etmez, duygu, düşünce ve davranışlarımızı da etkiler. Nasıl? Bilinç düzeyine bağlı olarak insanları bir oranda bilinçleri ve bir oranda da hormonları yönetir. Hormonlara yön veren, yani hangi hormonun baskın olacağına karar veren de yiyeceklerimizdir. Burdan sonrasına komplo teorisi diyebilirsiniz ama, yiyeceklerine müdahale edebilirseniz insanları ve toplumları bu yolla yönlendirebilirsiniz. Bizim yiyeceklerimize müdahale edilebiliyor mudur acaba? Bilinçli bir hayat dilerim. A. F.

Göçmenleri kınamayın

Göçmenleri kınamak doğru değil. Onların ne tür baskılara, işkencelere, travmalara, tuzaklara, korkulara... maruz kaldığını biliyor musunuz? Normal, hatta normalin çok altında hayat standartlarında yaşasalar bile kimse evini, yurdunu, vatanını terk etmek istemez. Çok azdır bu sıkıntıları yaşamadan memleketini terk eden, belki macera arayanlar, belki de daha yüksek hayat standardı arayanlar. Edirne'de Afgan bir göçmen kameralara konuşuyor: "Dedemi, Ruslar öldürdü, babamı Amerikalılar öldürdü. Sonra El Kaide, IŞİD, Taliban öldürüyor. Ben yaşamak istiyorum, ben de insanım." Bu genci kınamak ne kadar doğru. 50 yıldır savaşıyorlar, kimin ne için kiminle savaştığı belli değil. Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya ve diğerleri Afganistan'ı askeri antrenman sahası olarak kullanıyorlar; işi biten gidiyor, başkası geliyor. Dikkat ettiyseniz Edirne'deki göçmenlerin neredeyse yarısı Afgan. Yazılacak o kadar çok şey varki; ama ne kadar uzun yazarsam biliyorum ki o k...

Ayaktan hasta girişi de ne?!

Bir çok hastanede bu ifadeye rastladım. "Ayaktan Hasta Girişi". "Ayakta" diye yazmak varken "Ayaktan" yazmanın anlamı ne? Bu da aşçı yerine hâlâ ısrarla ahçı denmesi, Sütlüaş veya sütlaş yerine sütlaç denmesi gibi saçma sapan bir uydurma olmalı. Bu tip bozulmalar Türkçeyi sonradan öğrenenlerin konuşma tarzları ve bizim insanımızın onlara karşı sempatisi sonucu oluyor herhalde. Bu kelimeleri yanlış kullananlara ülkemizde yaşayan meşhur bir yabancının deyimiyle seslenmek istiyorum: "bizımla diyılsınız".

Osmanlıyı sevelim sayalım ama ...

Bazen kaş yapalım derken göz çıkardığımızın farkında değiliz. Osmanlıyı sevip saymak ayrı şeydir, Osmanlının hüküm sürdüğü toprakları geri alacağız demek ayrı şey. İkincisini söylemek oralardaki devletleri kendimize düşman ilan etmektir. SSCB nin dağılmasından yıllar sonra Banu Avar ingiliz bir tarih profesörü ile röportaj yapmıştı. Adamın söylediği cümle aynen şu: "Sovyetler dağılınca biz Avrupalılar Türkiyenin tekrar ordaki Türkî cumhuriyetlerle birleşip Osmanlıya dönüş yapacağından endişe ettik, çok şükür bu olmadı". Avrupada, Araplarda ve çoğu komşu ülkede bu psikoloji hâkimken aklı selim ile hareket etmemiz şart. Geçmişimizi sahiplenelim, sevelim, sayalım ama tüm dünyaya hakim olacağız gibi absürt düşüncelere kapılıp, bunu da dile getirip durmayalım. Dünyaya hakim olmak artık eskisi gibi toprakları genişletmekle olmuyor zaten. Oralarda ekonomik ve kültürel olarak etkili olmakla oluyor. Yapmamız gereken, sınırlarımız içinde ekonomik, teknolojik, kültürel, askeri ve ...

Beyin göçü mü, o da ne?

Beyin göçü diye bir kavram var. Üniversite mezunlarımızın yabancı ülkelere göç etmesini yanlış, ülkemiz için kayıp olarak görür bu düşüncedekiler. Ben bu göçün kayıp değil, ülkemiz ve milletimiz için kazanç olduğu düşüncesindeyim. Ülkemizdeki tüm mezunlar layıkıyla değerlendirilebiliyor olsa neyse. Ama herkesçe malûm ki durum öyle değil. Hâl böyle iken bırakın isteyen genç istediği ülkeye gitsin, orada hayatını kursun, gelişsin, büyüsün ve ülkemizin doğal bir elçisi olup ülke mizi kültürümüzü tanıtsın, lobi yapsın. Dünya ile entegrasyonumuza katkı sağlasın. "Vay efendim benliklerini kaybeder özlerini unuturlar" diyenler olur. Merak etmeyin, benliğini kaybetme, özünü unutma merakında olanlara bile bu ortam sunulmaz. Ne yaparlarsa yapsınlar onlar yabancıların gözünde hep Türk ve Müslüman olarak etiketleneceklerdir, kendileri bu etiketi silmeye çalışsa bile. Bırakın gençlerimiz yayılsın dünyanın dört bir yanına. Gözümüz kulağımız ulağımız elçimiz olsunlar. Kültürümüzü yaysınla...

Isıtma sistemi ne zaman çalıştırılmalı ...

Isıtma Sistemini Ne Zaman Çalıştırmalı? Isıtma konusunda toplumumuzda kafa karışıklığına neden olan bir konu da ısıtma sisteminin ne zaman devreye alınıp ne zaman kapatılacağıdır. Bu konu özellikle merkezi ısıtma sistemine sahip bina ve sitelerde yöneticileri çok yormaktadır. Kaloriferlerin ne zaman ve hangi şartlarda yakılacağı konusunda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Valilik ve Belediyenin zaman zaman açıklamaları olur. Bu açıklamalarda geceleri hava sıcaklığının 15 derecen in altına inmesi durumunda kaloriferlerin yakılması gerektiği belirtilir. Oysa Meteoroloji Genel Müdürlüğü internet sitesinde yapılan yorum ve analizlerde, günlük ortalama sıcaklığın 15 derecenin üzerinde olması durumunda ısıtmanın gereksiz olduğu belirtilmektedir. İlk bakışta farkedilmese de bu iki yaklaşım arasında büyük fark vardır. Birisi anlık sıcaklıktan, diğeri ortalama sıcaklıktan bahsetmektedir. Bu konuda Meteoroloji Genel Müdürlüğünün yaklaşımı daha doğrudur. Yani ısıtma sisteminin devreye alınması...

Canın mı sıkılıyor ...

"Canım sıkılıyor" özünde ne demek hiç düşündünüz mü? Bir gerçek manada sıkıntı vardır, insanı üzer, canını sıkar; bir de hayatta hiç bir sıkıntısı olmayan ve yapacak işi olmayanların can sıkıntısı vardır. Tezata bakar mısınız!? Birinci tür sıkıntı malûm, ben ikinci tür can sıkıntısına taktım. Hayatımda hiç bu anlamda canım sıkılıyor dediğimi hatırlamıyorum. Demek ki hiç beni sıkacak, bunaltacak kadar boş vaktim olmamış. Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar misali bu nede nle de canım sıkılıyor diyenleri hiç anlayamadım. Bence can sıkıntısı insana rahatlığın batmasıdır. Hayatta en değerli şeylerden ikisine sahipsin; boş zaman ve sağlık, ama sen bunlardan şikayet ediyorsun. Bir akrabam canım sıkılıyor diyen çocuklarına "git orta parmağınla burnunu karıştır, can sıkıntın geçer" derdi :) . Hâlâ canı sıkılan varsa dünyadaki onca aç ve açıktaki insanları düşünsün. Düşünce kabiliyeti yoksa da TV seyretsin, zahmetsiz eğlence.   

Havalar hep güzeldi eskiden ...

Eskiden sabah okula gitmek için kapıyı açtığımızda her yerin karla kaplı olduğunu görür mutlu olurduk. Yağmur aniden bastırırdı, ıslanır, sığınacak bir saçak altı arar mutlu olurduk. Rüzgâr bir anda bulutları dağıtır güneş ışıl ışıl parlar mutlu olurduk.  AN'ı yaşamak, AN'da yaşamak buydu herhalde. Peki şimdi durum ne?  Haber kanalları bu mutluluğa engel oluyor. Onlara göre her türlü hava kötü.  Kar yağacaksa, yağmur yağacaksa, rüzgâr esecekse veya güneş açacaksa bir kaç gün önce den bombardımana başlıyorlar. Şiddetli kar geliyor donacağız, ulaşım alt üst olacak, yollar kapanacak ...turuncu alarm... Şiddetli sağanak geliyor m2 ye şu kadar yağış olacak, kırmızı alarm... Havalar ısınıyor, kavrulacağız, hava sıcaklıkları mevsim normallerinin 3 derece üzerine çıkacak... Eskiden de hava durumu verilirdi ama böyle felaket algısı yaratılmaya çalışılmazdı.  Şimdikiler reyting için ne yapacağını şaşırdı.  Gerçekten ekstrem hava şartları olacaksa neyse ama, sıradan,...

TDK'nın misyonu üzerine

Merak ettiğim bir şey var.  Bizim Türk Dil Kurumu (TDK) on yıllardır kelime üretme gayretindedir ya; acaba bir kelime üretirken, uydururken bu kelime Türki cumhuriyetlerde de var mı, yaygın mı, oralarda bir çok ülkede ortak kullanılan bir kelime varsa onu alalım, birliğimize de katkı sağlar diye düşündü mü? Kuruldu kurulalı 90 yıldır her yıl sadece 5 kelime alsa bu gün 500 kelimemiz ortak olabilirdi. Eskiyi hatırlıyorum, TDK nın derdi Türkçeyi arapça ve farsça kelimelerden arı ndırmaktı. Arındırdığı kelimeler belki de bizi geçmişimize ve Türki cumhuriyetlere bağlayan kelimelerdi. Arındırdı da ne oldu; belki iki katı sayıda kelime ingilizceden ve fransızcadan geldi girdi. Dil, kültür ve medeniyetin doğal uzantısıdır, ona zorla yön vermeye kalkarsan böyle yanlışların içine düşersin. Bildiğim kadarıyla bu gün sadece Azerbaycanlılarla kolayca anlaşabiliyoruz, diğer Türki Cumhuriyetlerdekilerle konuşmak anlaşmak zor. TDK keşke dil birliğini misyon edinip ona göre çalışsaydı.

Kışlık lastiklere rağmen mi kayıyorsun ...

Kışlık lastiklerim var yine de kayıyorum diyorsanız, okuyun. Geçenlerde kışlık lastik satın aldım. Her zamanki gibi montaj yapan ustaya kaç hava basıyorsun diye sordum; "34" dedi ki doğru basınç da buydu. Yine her lastikçi sonrası yaptığım gibi akşam yakınlardaki benzinliğe gidip kontrol ettim. Sonuç: basınç 30 psi. Kalibrasyon sorunu ihtimaline karşı yakındaki diğer benzinliğe gittim, orda da 30 psi ölçtüm ve tekrar 34 psi olacak şekilde hava bastım. Usta 34 yapmıştı bu fark  neden oldu? Lastik basıncı her 6 derecede yaklaşık 1 psi değişir. Usta benim lastikleri içerde taktı, taktığı ortam sıcaklığı 20 derece civarındaydı. Akşam ölçüm yaptığımda hava sıcaklığı dışarda -2 derece civarındaydı. Aradaki fark 22 derece, yaklaşık 3,5 psi yapar ki bu basıncın neden farklı olduğu durumunu açıklar. Lastik basınç ayarınızı hava ve lastikler soğukken yapın. Lastikleriniz ile yol yaptıysanız içindeki hava ısınmıştır, bu durumda ayar yapılmaz, bekleyin soğusun öyle yapın. Eğer beklemeye ...

Bir lisan bir insan mı ...

"Bir lisan bir insan iki lisan iki insan üç lisan üç insan". Yok böyle bir şey; yanlış. Bu laf sadece turist rehberleri için geçerlidir belki. Birileri fazlaca düşünmeden veya farklı bir kasıtla söylemiş bunu, yayılmış gitmiş. Bir tek yabancı dili iyi bir şekilde bilmek, ki en geçerli olanı ingilizce, yeterlidir. İkinci, üçüncü yabancı dil öğrenmek/öğretmek zaman israfıdır. Hindistan İngilizlerin sömürgesi iken, okullarda logaritma cetvellerinin ezberlenmesi zorunlu tutulmuş . Ansiklopedi kalınlığında logaritma cetvelleri ezberlenirmiş. Uyanık ingilizler bunu kötü niyetle yapmışlar tabii, millet boş durmasın boşa çalışsın, beyinler başka şeyle meşgul olmasın, uyanmasın diye. Acaba ülkemizde ikinci, üçüncü yabancı dil öğretmenin de böyle bir hikâyesi olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum! A. F.