Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2024 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Hesap ödeme vakti

"The time has come for me to pay for yesterday" diyor Shirley Bassey;  Yani, "benim için geçmişin hesabını ödeme vakti geldi" diyor en güzel şarkılarından birinde. Yedik içtik, israf ettik; şimdi de hesabı ödüyoruz. Evet, yaşlılık bir nevi hesap ödeme, geçmiş ile hesaplaşma dönemi. Zamanımız azalmış, enerjimiz tükenmiştir. Ama zihnimiz rahat durmaz, biz ne kadar modumuzu yüksek tutmak için geçmişin mutlu anlarını yad etmeye zorlasak da, o sürekli geçmişte yaptığımız hataları, yaptığımız ya da belki de daha çok cesaret edip yapamadığımız şeyler için pişmanlıkları deşer durur; sanki ödenmemiş bir borç gibi önümüze getirir hep. Bu acı verir zira geçmişi telafi etmenin yolu yoktur. En büyüğünden en küçüğüne kadar, vaktiyle tamamen göz ardı edilip unutulduğu sanılan her detayı zihin karşımıza çıkarıverir; çocukken taşladığımız kedilerden, sapanla vurduğumuz kuşlara kadar.  Bu acı için ilaç var mıdır, nedir? Semptomik bir tedavi niteliğinde de olsa bunun bir ilacı var....

Yeryüzü Sahnesi

Çocukken bir oyunumuz, daha doğrusu bir yaramazlığımız vardı; yaklaşık 20 cm çapında, 10 cm derinliğinde bir çukur kazıp üzerini cam ile kapatır, sonra içine farklı türden hayvanları (karınca, sinek, arı, çekirge vb.)  doldurur ve mücadelelerini izlerdik.  Büyüdükçe farkettim ki dünya üzerinde bizim durumumuz da hiç farklı değil. Sadece alan daha büyük, oyuncu sayısı daha fazla. Yaratıcımız da zaten bunu açıkça söylemiş; "Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir". Çukura konulan bir karıncanın ben bu oyunu oynamıyorum deme şansı var mı? Yok. Dünya üzerinde de bizim durum aynı. İnsan bazan gözlerden uzak bir kenara çekileyim, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayım der ama hayat öyle ya da böyle kendisini yaşatır insana. "Yok öyle kaçmak, yaşayacaksın" der sanki. Tolstoy  "İtiraflarım" kitabında, hayatı boyunca hayata bir anlam yüklemeye, hayatın anlamını bulmaya çalıştığını anlatır. Hayatı boyunca hep yaşamak ve intihar etmek arasında gider gelir zira haya...

Doğalgazlı evlerin can damarı

Kış aylarında bir çok evin mutfak penceresinde bir manzara gözümüze çarpar; soğuk gelmesin diye pencere menfezi naylon, kağıt vb ile kapatılmıştır. Maalesef bu menfezin önemi konusunda vatandaşlar yeterince bilgilendirilmiyor. Doğalgaz şirketleri veya belediyeler menfezin oraya konulması konusunda oldukça ısrarcı ve kararlıdırlar ama menfezin önemini anlatan bir yetkiliye rastlamadım. Doğalgaz işleri yapılırken bir iki defa gelir kontrol ederler, işi yapan firmaya talimatlar verirler ancak evdeki vatandaşa pek bir bilgi vermezler; ya da ben rastlayamadım (farklı evlerime 3 kez doğalgaz işi yaptırdım, bu konuda hiç bilgilendirilmedim). Çoğu insanımız bu menfezin oraya sadece gaz kaçağı durumunda havalandırma amaçlı konulduğunu düşünür. Mutfağında veya banyosunda gaz kaçağı dedektörü de varsa bu menfezin çok gerekli olmadığını düşünüp kapatır.  Bu menfezin çok önemli bir görevi daha vardır ki çoğu insanımız bunu bilmez.  Bacalı kombimiz , şofbenimiz ve ocağımız yanarken kullan...

Pazarlık sünnettir diye diye...

"Pazarlık sünnettir" sözü Türkiye’de ticaret ahlâkının bozuk oluşunun  önemli etkenlerinden biridir. Eskiden, nasıl olsa pazarlık yapılacak diye satıcı malının fiyatını hep olduğundan yüksek söyler, alıcılar da bunu bildiği için mutlaka pazarlığa girişirdi. Biraz utangaç olup pazarlık yapamayanlar da kazıkları okkalı bir şekilde yerdi. Eskiden fiyat etiketi de yaygın değildi. Mağazaya girip "bu kaça" demek zorundaydınız ve arsız bir satıcı allem edip kallem edip o malı size satabilir, sizi mağazaya adım attığınıza pişman edebilirdi. Bir çok insanımız, özellikle parasının kıymetini bilen eski kuşaklar, bu kazık yeme korkusu nedeniyle alışveriş yapmayı pek sevmezlerdi.  Fiyatların belirsiz ve oynak olması ticarette belirsizliğe, kuralsızlığa neden olmuş; sahtekârlar, düzenbazlar, laf canbazları bu tip ticaretten kazançlı çıktığı için, bu tipler toplum içinde daha çok yer bulmuş, itibar kazanmıştır. Bu tiplerin sayılarının fazla olması doğal olarak ticaret ahlâkımızın ...

Ruhumuz geride mi kaldı ne?!

İnsan bazen kendini otomatiğe bağlar ve fazlaca düşünmeden, düşünemeden, hissedemeden, farkında olmaksızın yaşar gider. İç huzuru adına, bir an durup, düşünüp yaptıklarını, yaşadıklarını irdelemek, özümsemek, hissetmek, onaylamak ister; ancak kısa sürede bilinçsizce, otomatikman o kadar çok şey yapmıştır ki bunları değerlendirmek için zamana ihtiyaç duyar. Bu nedenle her ne yapıyorsa, yaptığının iyi mi kötü mü olduğundan da emin olamadığı için, her ne şart altında olursa olsun hemen durur. Kafasının karıştığını, ruhunun geride kaldığını hisseder ve "biraz yavaşlamalıyım" der. Ruhu, farkındalığı gerilerde bir yerlerde kalmıştır. (Kızılderililerin ruhumuz geride kaldı hikayesini yazının en altında verdim.) Ruhumuzu geride bırakıp, kafa karışıklığı ve huzursuzluk yaşamak istemiyorsak hayatımızı farkındalıkla yaşamalıyız. Beden robotumuzun otomatik davranışları tam yaşamak sayılamaz. Düşünerek, bilerek, hissederek, farkında olarak, yerine göre tadını çıkararak yaşarsak ruhumu...

Huzur "Hâl"i

Küçükken, yaşadığımız her türlü farkındalık ve mutluluğun herkes tarafından aynen bizimki gibi yaşandığını sanırız. Yıllar sonra fark ederiz ki çoğu insan ne bizim küçükken yaşadığımız farkındalığı yaşamış, ne bizim hissettiklerimizi hissetmiş ne de bizim kendi kendimize sorduğumuz, neyim ben, nereden geldim, etrafımdaki her şey nedir gibi büyük soruları sormuştur kendilerine. Herkesin farkındalık, bilinç ve mutluluk düzeyleri farklıdır. Sizinki en yüksek seviyedir belki de. Bunu farkedip gereksiz arayışlara girmeden farkındalık seviyemizi korumaya çalışmak en uygun olanıdır belki de. Doğuştan (fıtraten) olanı bozulmadan muhafaza edebilmek en büyük başarıdır belki de. Çevremizden öğrene öğrene kaybederiz belki de özümüzde sahip olduğumuz farkındalığımızı, doğuştan gelen, fıtraten, default olan huzur ve mutluluğumuzu. Aslında, mutlu ve huzurlu olduğumuzu farkettiğimizde, yapmamız gereken, bizdeki o hâli sağlayan şartları kaybetmemeye çalışmak olmalı; farklı arayışlar peşine düşülme...

Zaman

  Bir gün bir arkadaşımla öğle arası Ulus'ta dolaşırken iki emeklinin şu konuşmasına şahit olduk: - tüh yaa, su faturasını yatırdım ama gaz faturasını da yatırmam gerekiyordu, unuttum. - yahu boşver yarın tekrar gelir yatırırız. Her işi bugünden bitirmeyelim, yarına da yapacak bi işimiz olsun. Kimileri zamanı tatlı bir meyve gibi yavaş yavaş tadını çıkararak, hissederek harcamak ister; zaman onlar için çok değerli bir hazinedir. Kimileri için ise zaman alt edilmesi gereken bir düşmandır; zamanı öldürmek için çabalarlar. Başka bir deyişle, kimi insanlar zaman baskısından yılmış, bunalmış, yapacak işlerim var telaşında, huzursuzluğundadır; kimileri de tam tersi, yapacak işi olmadığında huzursuz olur, hatta panikler. Karşımızdakini sorgularken, eleştirirken, yargılarken bu gerçeği aklımızdan çıkarmayalım. Birini davet ettiğimizde, uygun değilim, işim var diyorsa, "ne işin var" gibi absürt bir soru sormayalım. Kimi hayatın her saniyesini koşuşturarak geçirmeyi sevebili...

"İnsanı düzelt ki dünya da düzelsin" mi?!

Bir ara bir slogan vardı: "insanı düzelt ki dünya da düzelsin". Dünyadaki 8 milyar insan düzelecek, dünya da düzelecek; bu mümkün mü? Bu bana çok ütopik geliyor. Her insanın vicdanına dokunacaksın, her insanı vicdanlı yapacaksın, kimse suç işlemeyecek.... Ölme eşeğim ölme.  Batı böyle mi düzeltmiş toplumu? Avrupa'da Amerika'da insanlar vicdanlı mı ki her şey saat gibi işliyor tıkır tıkır. İmrenerek bakıyoruz onların toplum düzenine. Avrupalılar Amerikalılar bütün insanlarını düzeltmiş mi? Hiç sanmıyorum.  Yapılması gereken şey aslında bambaşka, batının da bunu yaptığını görüyoruz; güzel bir sistem kurmak ve işleyişini garanti altına almak. Toplum düzeni ancak bu şekilde sağlanır. Kurala uymayan insana kurallar çerçevesinde gerekli cezayı verirseniz, kimseye kayırmacılık  ayrımcılık yapmazsanız toplum düzeni sağlanmış olur. Çok da zor değil. Madem zor değil neden yapılamıyor? Çünkü bu yapılırsa toplum içindeki imtiyazlı kesimler imtiyazlarını, ayrıcalıklarını, avantajl...

En zor soru, NEDEN?

En zor soru nedir, cevabı olmayan?! Şimdiye kadar insanoğlunun sorduğu tüm sorular cevaplanmış veya cevabının ileride bulunabileceği düşünülen sorulardır. Evrenin sınırlarını bile sorguladı insan ve büyük patlama olmuştur, evren genişlemektedir diye bir cevap buldu kendince. İnsanoğlu her ne kadar quantum düzeyinde şimdilik cevaplayamadığı sorularla karşılaşsa da, bilim geliştikçe o soruların da bir gün cevaplanabileceği görüşü hakim bilim dünyasında.  Mesela çift yarık deneyinde parçacıkların gözlem etkisiyle davranışlarını neden değiştirdiği veya quantum dolanıklığı ile parçacıkların aralarındaki mesafe ne olursa olsun birbiriyle anlık olarak etkileşebilmeleri, haberleşebilmeleri. Bu sorular yüz yıldır bilimi çaresiz bırakıyor olsa da bilim öyle ya da böyle bu soruların cevaplanabileceği hususunda umudunu yitirmiş değil. Peki, insanoğlunun beyninin, zihninin sınırları ötesine geçebilen, bu sorunun cevabı yoktur, bulamayız, bilemeyiz dediği soru var mıdır? Evet. Bir soru var ki ...

Kalıplar Kalıplar

Kimilerinin yargı kalıpları öyle dardır ki söylediklerinizin çok az kısmını duyar, gerisini hiç duymayabilir. Kalıp ölçüleri ne ise algı kapasiteleri de o orandadır. Kalıba girmeyen düşünceleriniz onun hayal sınırları dışındadır. O kişiye kendinizi anlatmaya çalışmayın. Ben hee deyip geçme taraftarıyım. Aynı arkadaş grubundaki heyecanlı bir arkadaşım baktım ki facebookta paylaşımlarımın üzerine kalpler koyuyor. Adamın görüşleri benimki ile taban tabana zıt, biliyorum. Önce şaşırdım ama sonra kavradım olayı. Adam benim paylaşımlarımda ne anlattığımı anlamıyor; ama aynı sosyal çevredeyiz diye dünya görüşlerimizin de aynı olması gerektiği yargı kalıbıyla beni destekliyor. Tabii sonunda birileri uyarmış olmalı ki bir hışımla, nedensiz, arkadaş listemden ayrıldı. Kalıbı siyah/beyaz'dan ibaret olduğu için de beni hasım listesine ekleyiverdi. Dar yargı kalıplarının oluşmasının nedenleri arasında particilik ve mezhepçilik başı çekiyor. Dini yargı kalıpları deyince aklınıza sadece bir tara...